Fotoğraf: Emine Başa
(Bu öykü, Ahmet Hamdi Tanpınar hikaye yarışmasında ilk
yirmi içine girerek kitaplaşmıştır.)
Bütün düşlerin
toplamına uzak düşmüş bir tarih/İstanbul.
Düşlerini parasız dağıtmak isteyen
birini bekliyorsun yıllardır. Sana söz vermişti, “Beni bu iskelede bin yıl
beklemeye söz verirsen, ben de aynı iskeleye bin yıl boyunca gelmeye söz
veriyorum,” demişti giderken. “Yokluğumu katlanabilir kılmak için bir yürek
taşı koyuyorum koynuna. Senin yüreğinle birlikte atsın ayrılığımızın sessizlik
saatlerinde.”
Gelip kulağına düş öyküleri fısıldayacaktı. Öyküleri sandığında biriktirecek,
onlarla avunacaktın. “Sadece düşler avutur insanı. Gerçek geçer, unutur,
unutturur ama düşler hep üretir hayatı ve aşkı,” demişti giderken. “Şimdi
gitmeli, düşlerimi parasız dağıtmalı, sonra da seninle karşı kıyıya gidip
Madam’ı bulmalıyım.”
Ne gerçeği unuttun, ne düşleri, ne
de onu sevmeyi her gün inatla beklediğin bu iskelede. Koynunda susan o yürek
taşı, derinine gömdüğün sandıkta biriken elveda benzeri düşler değil seni üzen;
karşı kıyıya bakıp Madam’ı düşündüğünde içinde oluşan o devasa boşluk...
...Adaya sığındığı yıllardaki annesiymiş Madam. Panzerlerin o her şeye
dönük dipsiz namlusundan kaçıyormuş. Çünkü panzerler düş düşmanıymış.
Yaklaştığı anda sorgusuz sualsiz duvarlar örüyormuş insanın üstüne,
yutuluveriyormuşsun da bir daha ışık göremiyormuşsun. Bir de kokuyormuş ki her
taraf! Dki çöp dağları yanıyor !
Sen sözünü tutuyorsun. İçindeki o
boşluğa inat, onunla karşı kıyıya gidip Madam’ı bulacaksınız. Beklediği olup
çıkıvereceksiniz sekizonbeş vapurundan. Sizi görünce deliler gibi sevinecek.
“Geldiler işte,” diyecek, “demek ki giden geri dönüyormuş!” Ve öyle bir kurumla
girecek ki kolunuza, etrafta onu tanıyanlar şaşıracaklar, utanacaklar biraz da.
Çünkü her gün inatla beklemesine dudak bükmüşmüşler! “Deli!” demişmişler, “bir
insan gelmeyeceğini bile bile birini-birilerini-bir şeyleri böyle bekler mi,”
diye söylenmişmişler!
Meraktan kapı önlerine çıkmış
esnafı, işportacıları, şimdiye dek görülmemiş bir saygıyla, ceketinin önünü
ilikleyerek hafif bir baş eğişle sizi selamlayan faytoncuları geçip sonbahar
yapraklarına küçük tekmeler savurarak yürüyeceksiniz. Yukarıda, çınar ağaçlarının
birbirleriyle fısıldaştığı o çıkmaz sokaktaki Madam’ın evini tanıyacak,
gülümseyeceksiniz. Daha doğrusu bin yıldır beklediğin gülümseyecek dudağının
kıyısına iliştirdiği çocuk sevinciyle. Sen onun gülümsemesine gülümseyeceksin.
Ön cepheyi boydan boya süsleyen kabartma kadın figürlerinin, büklüm büklüm
yeleleriyle atlamaya hazırlanan aslan başlarının, sarmaşığı andıran zeytin
dallarının hâlâ capcanlı durduğu, boyası ve sıvaları dökülmüş bu dört katlı,
eski taş binanın demir kapısını açacak Madam, içeriye gireceksiniz.
Bir avlu karşılayacak sizi. Geniş, kare şeklindeki avlunun orta yerine
dikilmiş, etrafı renkli çiçeklerle bezeli kadın heykelini görünce
duraksayacaksınız. Bir kolu dirsekten kırık, diğer kolunda kumaşın bol kıvrımlı
ucunu taşıyan, başı yukarıya doğru kalkık, şapkasından sarkıp yüzünün yarısını
örten şeffaf tülün ardında bile gözlerinin kapalı olduğu farkedilen bu heykeli
Madam’a benzeteceksiniz. Gözlerinin neden kapalı olduğunu merak edeceksiniz.
Madam, “Bu heykelin hikâyesini öğrenmek ister misiniz ?” diyecek içinizden
geçenleri okumuş gibi. “Evet,” diye karşılık vereceksiniz, “hem de nasıl merak
ediyoruz! Buraya bunun için geldik. Belki artık anlatmanızın mevsimindedir
zaman.”
Yüzünde buruk bir tebessümle heykelin başını okşayacak Madam. Avlunun sağ
tarafına düşen diğer bina kapısına doğru ağır ağır ilerleyecek. Adımlarına ayak
uyduracaksınız. Üzerindeki tayyörün rengine benzeyen kapının önüne
geldiğinizde, anahtarı tutan elinin titrediğini fark edeceksiniz.
Kapı gıcırtıyla açıldığında, “Hay aksi,” diye söylenecek Madam. “Daha yeni
yağlamıştım!” Nem ve küf kokan, geniş merdivenlere yöneleceksiniz. Madam bir an
duraklayacak, gözü bodrum katına takılacak, başını çevirip bin yıldır
beklediğinin gözlerine bakacak. O gözlerden bir acı damlasının aktığını
görecek, yutkunacaksın. Kısa bir an, orada öylece kalıp sessizce
söyleşeceksiniz, acının çağlamasına izin vereceksiniz...
...Madam’ın
kokusuna gizlenmiş o da. Madam’ın kokusu çok güzelmiş, tıpkı kendi annesinin
kokusu gibi... « Yabancılık çekmeyeceksin. Benim gibi saklar o seni,
benimgibi sever. » Arkasından öyle bir eylül ağıdı yakmış ki annesi, gök
parçalanmış, bulutlar düşmüş... Bu bulutları toplayıp bir enfiye kutusunda
Madam’a hediye götürdüğünde sarsıla sarsıla ağlamış Madam.
İkinci katta, çatlaklarla dolu koyu
ceviz kapının önüne geldiğinizde, cebinden yine kocaman bir anahtar çıkaracak
Madam. Kapıyı açar açmaz dört-beş kedi dolanacak bacaklarınıza. Madam,
“Canlarııım,” diyecek, “canlarım geldim işte ! Hem misafir de getirdim
size. Nihayet elim boş dönmedim bugün eve!”
Dar uzun koridorun, eski fotoğrafları taşımaktan belli ki yorulmuş solgun
duvarları selamlayacak sizi. Duvarlardan sızım sızım yıllar akacak içinize.
İçinizin kurumuş yatağı dolacak. Sonra Madam kendisi için en değerli odaya
alacak ikinizi. “Rahatınıza bakın,” deyip çıkacak odadan.
Uçları yer yer yırtılmış elişi dantellerle süslü, beyaz, patiska perdeleri
görünce, odanın onca loşluğuna, onca tozuna, onca eskiliğine karşın perdelerin
nasıl bu kadarbeyaz kalabildiğini düşünüp şaşıracaksınız. Bu şaşkınlığınıza,
sanki dinlenir gibi karşı duvara sırtını yaslamış siyah piyanonun tuşları
üzerinde hâlâ tüten notalar eşlik edecek. Uzaktan köpek sesleri duyulacak.
...Kimselere söylememiş. Ama az kalsın bir gün
yakalanıyormuş. Elinde bir tepsiyle
merdivenlerden inerken kocasıyla burun buruna gelmişmiş
de « Hayrola ! Kime götürüyorsun bu yemeği ?» diye soran
kocasına telâşla verdiği yanıta çok çok üzülmüşmüş. « Kapıdaki
köpeklere
verecektim ! » Bir tepsi, içinde bir tabak dumanı tüten çorba,
bir bardak su, iki dilim ekmek...Kocasının arkasından soru işaretleriyle
baktığını bildiğinden, bodrum kata değil de avluya yönelmişmiş hemen,
sokağa açılan kapının önüne tepsiyi bırakıvermişmiş. Bir iki köpek
üşüşmüşmüş tepsinin başına, su dolu bardağı devirip dumanı tüten çorbaya
dillerini soktuklarında sıcaktan ağızları yanmışmış, bağırarak
kaçmışlarmış. Kocası ise şaşkın gözlerle
bakakalmışmış. Ama o günden sonra, karısının ruh sağlığının
bozulduğuna hükmedip fazla ilişmemişmiş Madam’a.
Pencerenin önüne konmuş yayvan bir
laleyi andıran, bordo renkli kadife kanepe sizi çağıracak. Oturacaksınız.
Hafifçe yukarıya kaldırılmış patiska perdenin aralığından dışarıya
bakacaksınız. Heykel de size bakacak kapalı gözleriyle. Piyanonun yanındaki
sallanan koltuğa bir kedi fırlayacak o sıra, irkileceksiniz... Koltuk hafif
hafif sallanacak, gülümseyeceksiniz. Duvarın diğer köşesinde duran büyük,
geniş, aynası kararmış ceviz konsolun yanına iliştirilmiş, daha küçük ve
aynasız konsolun üzerine yerleştirilmiş fotoğraflara gözünüz takılacak. İkiniz
de aynı anda kalkıp fotoğraflara bakacaksınız.
Madam seslenecek : “Çocuklaaar, çayı ocağa koyup hemen geliyorum.”Siz ise fotoğraflardaki hüzne
dalmış olacaksınız çoktan: Dudaklarındaki Mona Lisa tebessümünü ve gözlerindeki
kararlı pırıltıyı, başında taşıdığı yanı tüylü, siyah şapkayla bu kadar iyi
bütünleştiren kadının güzelliği karşısında büyüleneceksiniz. Piyanosu önünde
koca kurdeleleri ve kocaman gözleriyle poz vermiş küçük kıza bakıp bu ikisinin
aynı kadın olduğuna kanaat getireceksiniz. Sonra, yaşı bu ikisi arasında bir
yerlerde olduğu açıkça görülen aynı kadını, baştan başa siyahlar giymiş, bir
gözünde yuvarlak gözlük camı bulunan, saçları arkaya doğru -yağlanarak-
taranmış, dudağı üstünde Hitler bıyığı taşıyan, sert görünümlü bir erkeğin
kolunun altında göreceksiniz. Üzgün, ezik, korku dolu bakışlarıyla objektife
bakmaya çalışan kadının, o tebessümü ve kararlılığı nereye sakladığını merak
edeceksiniz!
Fotoğrafların arasında, parlaklığını yitirmiş ama üzerindeki sedef kakmanın
hâlâ konuştuğu küçücük bir kutu dikkatinizi çekecek. Bin yıldır beklediğin
eline alacak kutuyu. Kapağını açıp koklayacak. Dudağının kenarındaki çocuk
sevinci, büyük ve derin bir uçuruma dönüşecek. Üzerine kapanan duvarlardan
yıllar sonra çıktığında hiç bir şeyi bıraktığı yerde bulamamıştı. Annesini
de...
...Günler günler geçip bir
sabah gitmesi gerektiğinde çok ağlamış Madam. “Eğer bir gün
dönüp gelirsen, sana bir sırrımı anlatacağım. Benimle birlikte
ölsün istemiyorum. Gel ama, olur mu ?” demiş. İşte böyleyken
böyleymiş.
Gümüş bir tepsi içinde getirdiği
karanfil kokulu çaylarla Madam girecek içeriye. İyi ki girecek. Yoksa o uçurum
ikinizi de yutacaktı! Konsolun önünde görünce sizi Madam iç geçirecek, “Gelin
çocuklar, soğutmayın çaylarınızı,” diyecek, “o gördükleriniz benim
fotoğraflarımdır, evet. Çok değiştim, yaşlandım artık. Ama neyse ki fotoğraflar
konuşur benimle, canlı birer görüntü haline gelip oyalarlar beni. Çünkü
yalnızca o anı dondurmak üzere çekilmemiştir onlar; o anı, ondan önceki ve
sonraki bütün anları da anlatmak üzere çekilmiş, konsolun üzerine
konulmuşlardır. Bir yaşamın içine ne sığarsa bu küçücük karelerde
bulabilirsiniz. Keşke... Keşke onun da bir fotoğrafı olsaydı! Ne yazık ki
sadece gözlerini hatırlıyorum.”
Sarılı-beyazlı bir kedi atlayacak
Madam’ın kucağına. Bu sarsıntıyla konsol üzerindeki yaşamından sıyrılıp kendine
gelecek. “Size heykeli anlatacaktım, değil mi,” diyecek sesine iliştirdiği
hüzün çiçekleriyle. “Evet,” diyeceksiniz siz de usulca, “evet, başı yukarı
doğruyken neden gözleri kapalı?”
Sallanan koltuğuna doğru yürürken, gözlerinin kıyısında birikenleri belli
etmemeyeçalışacak Madam. Derin bir iç geçirip “Bu heykeli yapan sanatkâr bu
evde yaşamıştı,” diye söze başlayacak:
Yıllar önce, çok çok eskiden üst katımızda otururdu Dimitri.
Kibar, sessiz, güzel bir genç adamdı. Ben de genç ve güzeldim. Ailemin uygun
gördüğü bir evlilik yapmış, bu daireye yerleşmiştik. Babam, iyi bir okulun
yanı sıra piyano dersleri de aldırmıştı bana. Evlenene
kadar bu dersleri almaya devam ettim. Sık sık aile toplantılarında,
düğünlerde, noellerde çalardım. İyi çaldığım söylenirdi. Ah! Güzel
günlerdi onlar...
Sonra evlendim. Evlendirildim
desem daha doğru. Babam bana sorma gereği bile duymamıştı. Zaten babamıza karşı
gelmek mümkün değildi o dönemlerde. Bir erkeğin halinin vaktinin yerinde
oluşuyeterliydi kızların evlenmesine. Tüccardı kocam. Ailesinin tek varisiydi.
Fazla bir eğitimi yoktu. Küçük yaşlardan itibaren babasının yanında çalışmaya
başlamış, babası yaşlanınca da işi tümüyle devralmış ve işi büyütmüştü. Herkes
onun bu çalışkanlığından gıpta ile söz ediyordu. Bir kız daha ne isterdi!
Geç vakitlere kadar çalışır, gelir gelmez uyurdu. Kaba, anlayışsız, sevgisiz
bir adamdı. Gözlerime bir kere bile sevgiyle baktığını hatırlamıyorum. Beni bir
kere bile öptüğünü... Akşamları ıslak ve yapışkan bir sürüngenin koynuna
giriyormuşum gibi gelirdi. O sürüngen, haftada bir, aynı gün, aynı saatte
üstüme çıkar, yüzüme bakmamak için başını yan çevirip yastığa gömer, çok kısa
sürede iğrenç ıslaklığını içime salar ve uyurdu. Horlamalarını duymamak için
çoğunlukla bu odada yatardım, şimdi oturduğunuz kanepede, piyanomla yanyana...
Sessizlik bağıracak odada. Madam bir
süre bu sessizlikle oyalanacak. Sizin kanepede huzursuzca kıpırdandığınızı
farketmeyecek. Sallanacak, sallanacak... Neden sonra, bu sessizliğin ucundan
tutup sesini yeniden örmeye başlayacak.
Çocuğum da olmadı. Daha da asabileştirdi
bu durum kocamı, daha da uzaklaştı benden, arttı yalnızlığım... Ama öğrenciler
edinmiştim kendime. Onlara piyano dersleri verir, evin içindeki yalnızlığımı
onlarla gidermeye çalışır, bazen resitallerine gider avunurdum. Çok zor ikna
etmiştik kocamı. “Ne öğrencisi! Aç mısın açıkta mısın!” demişti. Anlamıyordu
evin içinde nasıl bir yalnızlıkla boğuştuğumu. Babamı araya koydum. Ondan
çekinirdi biraz. Babam, nur içinde yatsın, piyanoyu bırakmamı istemiyordu hiç.
Evlenip buraya yerleştikten bir süre sonra karşılaştım Dimitri’yle.
Yanlışlıkla bizim posta kutusuna konulan bir zarftan öğrenmiştim adını. Bu
binanın mülkiyeti kocama aitti. Üst katımız da kiraya verilmek üzere boştu.
Öyle herkesi beğenmiyordu kocam. Sonra, çok nadir konuştuğu günlerin birinde
üst katın kiraya verildiğini söyledi. Gözü de tutmamıştı ya! Bir dostunun
ricasını kıramamışmış. İtalya’dan yeni dönmüşmüş kiracı, sessiz bir eve
ihtiyacı varmışmış. Başka da bir şey söylememişti.
Dimitri’nin ne zaman taşındığını, ne iş yaptığını, kim olduğunu bilmiyordum.
İlgilenmemiştim hiç. Sadece arada bir ya kapıda ya da merdivenlerde karşılaşır,
birbirimizin gözlerine bakmadan sessizce selamlaşırdık. Alnını tamamen kapatan
siyah beresi ve boynuna bağladığı kırmızı fuları dikkatimi çekerdi yalnız.
Bir gün, bina kapısından çıkarken karşılaştım. Başında beresi yoktu. Açık
kumral saçlarının ışığında parlayan bal rengi gözlerini ilk kez gördüm.
Doğrudan gözlerime bakmıştı. Gözlerinde daha önce hiç kimsede görmediğim bir
sıcaklık, bir ışıltı vardı. Öyle derindi ki... Çeviremedim başımı, alamadım
gözlerimi o derinlikten. Bir süre öylece kalakaldık. Bütün vücudumun
titrediğini bugün dahi hatırlarım. Sanki akordu bozulmuş bir piyanonun
tuşlarına basılmış ve o tuşlardan yayılan titreşim yüreğimin de akordunu bozmuştu...
O günden sonra bütün ruhum bu gözlerin esaretine girmişti. Birbirimizin
esaretine girmiştik demem daha doğru. Çünkü o da tıpkı benim gibi gözlerini
gözlerime iliştirmenin yolunu arar olmuştu. Tek kelime konuşmadığımız,
konuşamadığımız bu göz temaslarına kendimizi teslim etmiştik.
Ezberlediğim geliş gidiş saatlerine kendimi ayarlayabilmek için bazı
öğrencilerimin ders saatini bile değiştirdim. Pazar günleri kocam evde
olduğundan onu kaçıracağım diye telaşlanır, bir akraba ziyaretine gittiğimizde
onu göremeyeceğim için üzülürdüm. Haftanın beş günü, öğlen gider akşamüstü
gelirdi Dimitri. Hafta sonlarıysa üzerinde bir eşofmanla sabah erkenden çıkar,
eli kolu dergi vegazetelerle dolu olarak öğleye doğru dönerdi. Eğer kocam
evdeyse, pencerenin tülü kapalı olur ama Dimitri tülün arkasında olduğumu ve
onu beklediğimi bilirdi. Bina kapısından girmeden önce yukarıya bakar, hafifçe
başını eğerek beni selamlar, içime heyecan çiçekleri serpiştirirdi.
Bir gün, piyano çalarken
yukarıdan daha önce duymadığım çekiç sesleri duymaya başladım. Sanki notalara
çekiç sesiyle karşılık veriliyordu. Dimitri’nin oturduğu daireden geliyordu.
Böyle kibar, ince birinin çekiçle ne işinin olabileceğini merak ettim. Emin
olmak için Do ile Lâ arasında gezindim. Evet, o da Do ile Lâ arasında
geziniyordu. Kulaklarıma inanamadım! Bana karşılık veriyordu! Ben de ona verdim
ve bu konuşma saatlerce sürüp gitti. Sonra günlerce, aylarca...
Notalar dilimiz olmuştu. Her
birinin anlamını bulmuştuk. Yüreğimizden kopup gelen hasreti, sevgiyi
seslendirmelerine izin veriyorduk. En çok Lâ’yı hissediyorduk ve Lâ aşk
demekti. Lâ Diyez korku, Lâ Bemol hasret... İçine her şey sığan bir kısa
melodide uzun şarkılar söylüyorduk. Birbirimize dokunuyor, sevişiyorduk. Ah!
Birbirimizi seviyorduk! Ben daha önce hiç tatmadığım duygularla artık hep
sarhoş gibiydim. Kilo vermiştim. Evin içinde hayalet gibi dolaşıyor,
dalgınlığımdan çoğu kez yemekleri yakıyor, artan sakarlığımı saklamaya
çalıştıkça daha çok bardak tabak kırıyordum. Kocam bendeki değişikliği fark
etmişti. Arada gözlerini bana dikiyor, izliyordu. Yine de hiçbir zaman sorma
gereğini duymadı. Yalnız bir gün, “Sende bir şey var ama, dur bakalım yakında
öğreniriz,” demişti gözlerine taktığı o küçümseyici ve suçlayıcı işaretlerle.
Oda içi konuşmalarımız, sevişmelerimiz ilerledikçe korku da büyüdü. Kocam
beni öyle göz hapsine almıştı ki Lâ, Lâ Diyez’in arkasında çırpınıyor, soluksuz
kalıyordu. Ne zaman piyanonun başına otursam ellerim kendiliğinden Lâ Diyez’e
gidiyordu. Dimitri ise ısrarla Lâ ve Lâ Bemol vuruyordu.
Giderek ondan kaçar oldum. Onunla kapı önünde, merdivende karşılaşmamaya
özen gösteriyor, penceremin tülünü hep kapalı tutuyordum. Ama öte yandan
gözlerini görmemeye de dayanamıyordum. Acılar içinde kıvranıyordum. Lâ sanki
isyan ediyordu; ona dokunma isteğini bağırıyordu her tuşa bastığımda. Çekiç de
öyle vuruyordu güm güm...
Bir gün, bütün cesaretimi
topladım ve boş bir fincan alarak yukarıya çıktım. O boş fincan, korkuma karşı
kullanacağım bir kalkandı. Sadece “Biraz kahveniz var mı,” diyecek, gözlerine
biraz bakacaktım. Kapıda bir süre oyalandım ve çaldım. Kapıyı açtığında, beyaz
toza bulanmış yüzüyle ve güzelim gözleriyle bakakalmıştı! Odanın ortasında,
ahşap, kocaman bir masa duruyordu. Etrafta ise büyüklü küçüklü, mermerden
taşlar, büstler, heykelcikler vardı.
Başını pencereye çevirerek,
gözlerini perdenin danteline takıp susacak Madam. Siz birbirinize bakacaksınız
ve hiç nefes almadan dinlediğiniz bu hikâyenin sonunu tahmin edeceksiniz.
Yutkunacaksınız ama sesiniz çıkmayacak! Susacak, susacaksınız...
Neden sonra koynundan çıkardığı bir mendile gözlerini bastırarak “Nerede
kalmıştım çocuklar?” diyecek Madam. Siz susmalarınızın kılçığını boğazınızdan
temizleyip “Dimitri’nin gözlerindeki ışıltıda,” diye yanıt vereceksiniz.
Evet evet... Hiç bir şey
söylemeden birbirimize baktık. Yalnızca gözlerimiz vardı sanki. Konuşmayı
bilmiyorduk. Taşların birinden kopup ayrılan
küçük bir parçanın çıkardığı sesle kendimize geldik. Elimdeki fincan,
korkuma karşı beni korumaya yetmiyordu.
Merdivenlere yöneldiğimde usulca kolumdan tuttu. Aynı anda, yaptığının
büyük bir kabalık olduğunu düşünüp elini çekti. Yüzü kızarmıştı. Kekeleyerek
“Bir kahve içmez misiniz,” diye sordu. Hiçbir şey söyleyemedim, hızla
merdivenleri indim,
kendimi piyanomun başında bulduğumda ağlıyordum.
Ertesi gün kalktığımda avluda bu
heykeli gördüm. Penceresinin perdeleri yoktu! Geldiği gibi sessizce, sadece
gururunu yanına alarak gitmişti Dimitri! Çekiç seslerini, gözlerini ve bana
cesaretsizliğimin nişanesi olan bu heykeli bırakarak...
Bir daha da onu görmedim. Yılları
saymayı bile beceremiyorum artık. Şimdi, Dimitri’nin penceresine doğru bakan o
heykelin gözlerinin neden kapalı olduğunu ve neden her gün bıkmadan usanmadan o
iskelede beklediğimi anladınız mı çocuklar?
Anlayacaksınız ve Madam’ın
gözlerinden süzülen yaşlara kendinizinkileri katıp ağlayacaksınız. Çaylarınız
soğuyacak, piyanoda Lâ - Lâ Diyez - Lâ Bemol’den bir şarkı başlayacak
............
Emine Başa

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder