24.04.2025

ÖYKÜ -Piyanoda Lâ - Lâ diyez - Lâ bemol’den bir şarkı

 


 


Fotoğraf: Emine Başa

 

(Bu öykü, Ahmet Hamdi Tanpınar hikaye yarışmasında ilk yirmi içine girerek kitaplaşmıştır.)

 

 

Bütün düşlerin toplamına uzak düşmüş bir tarih/İstanbul.

 

        Düşlerini parasız dağıtmak isteyen birini bekliyorsun yıllardır. Sana söz vermişti, “Beni bu iskelede bin yıl beklemeye söz verirsen, ben de aynı iskeleye bin yıl boyunca gelmeye söz veriyorum,” demişti giderken. “Yokluğumu katlanabilir kılmak için bir yürek taşı koyuyorum koynuna. Senin yüreğinle birlikte atsın ayrılığımızın sessizlik saatlerinde.”
Gelip kulağına düş öyküleri fısıldayacaktı. Öyküleri sandığında biriktirecek, onlarla avunacaktın. “Sadece düşler avutur insanı. Gerçek geçer, unutur, unutturur ama düşler hep üretir hayatı ve aşkı,” demişti giderken. “Şimdi gitmeli, düşlerimi parasız dağıtmalı, sonra da seninle karşı kıyıya gidip Madam’ı bulmalıyım.”
      Ne gerçeği unuttun, ne düşleri, ne de onu sevmeyi her gün inatla beklediğin bu iskelede. Koynunda susan o yürek taşı, derinine gömdüğün sandıkta biriken elveda benzeri düşler değil seni üzen; karşı kıyıya bakıp Madam’ı düşündüğünde içinde oluşan o devasa boşluk...
...Adaya sığındığı yıllardaki annesiymiş Madam. Panzerlerin o her şeye dönük dipsiz namlusundan kaçıyormuş. Çünkü panzerler düş düşmanıymış. Yaklaştığı anda sorgusuz sualsiz duvarlar örüyormuş insanın üstüne, yutuluveriyormuşsun da bir daha ışık göremiyormuşsun. Bir de kokuyormuş ki her taraf! Dki çöp dağları yanıyor !
     Sen sözünü tutuyorsun. İçindeki o boşluğa inat, onunla karşı kıyıya gidip Madam’ı bulacaksınız. Beklediği olup çıkıvereceksiniz sekizonbeş vapurundan. Sizi görünce deliler gibi sevinecek. “Geldiler işte,” diyecek, “demek ki giden geri dönüyormuş!” Ve öyle bir kurumla girecek ki kolunuza, etrafta onu tanıyanlar şaşıracaklar, utanacaklar biraz da. Çünkü her gün inatla beklemesine dudak bükmüşmüşler! “Deli!” demişmişler, “bir insan gelmeyeceğini bile bile birini-birilerini-bir şeyleri böyle bekler mi,” diye söylenmişmişler!
     Meraktan kapı önlerine çıkmış esnafı, işportacıları, şimdiye dek görülmemiş bir saygıyla, ceketinin önünü ilikleyerek hafif bir baş eğişle sizi selamlayan faytoncuları geçip sonbahar yapraklarına küçük tekmeler savurarak yürüyeceksiniz. Yukarıda, çınar ağaçlarının birbirleriyle fısıldaştığı o çıkmaz sokaktaki Madam’ın evini tanıyacak, gülümseyeceksiniz. Daha doğrusu bin yıldır beklediğin gülümseyecek dudağının kıyısına iliştirdiği çocuk sevinciyle. Sen onun gülümsemesine gülümseyeceksin.
Ön cepheyi boydan boya süsleyen kabartma kadın figürlerinin, büklüm büklüm yeleleriyle atlamaya hazırlanan aslan başlarının, sarmaşığı andıran zeytin dallarının hâlâ capcanlı durduğu, boyası ve sıvaları dökülmüş bu dört katlı, eski taş binanın demir kapısını açacak Madam, içeriye gireceksiniz.
Bir avlu karşılayacak sizi. Geniş, kare şeklindeki avlunun orta yerine dikilmiş, etrafı renkli çiçeklerle bezeli kadın heykelini görünce duraksayacaksınız. Bir kolu dirsekten kırık, diğer kolunda kumaşın bol kıvrımlı ucunu taşıyan, başı yukarıya doğru kalkık, şapkasından sarkıp yüzünün yarısını örten şeffaf tülün ardında bile gözlerinin kapalı olduğu farkedilen bu heykeli Madam’a benzeteceksiniz. Gözlerinin neden kapalı olduğunu merak edeceksiniz. Madam, “Bu heykelin hikâyesini öğrenmek ister misiniz ?” diyecek içinizden geçenleri okumuş gibi. “Evet,” diye karşılık vereceksiniz, “hem de nasıl merak ediyoruz! Buraya bunun için geldik. Belki artık anlatmanızın mevsimindedir zaman.”
Yüzünde buruk bir tebessümle heykelin başını okşayacak Madam. Avlunun sağ tarafına düşen diğer bina kapısına doğru ağır ağır ilerleyecek. Adımlarına ayak uyduracaksınız. Üzerindeki tayyörün rengine benzeyen kapının önüne geldiğinizde, anahtarı tutan elinin titrediğini fark edeceksiniz.
Kapı gıcırtıyla açıldığında, “Hay aksi,” diye söylenecek Madam. “Daha yeni yağlamıştım!” Nem ve küf kokan, geniş merdivenlere yöneleceksiniz. Madam bir an duraklayacak, gözü bodrum katına takılacak, başını çevirip bin yıldır beklediğinin gözlerine bakacak. O gözlerden bir acı damlasının aktığını görecek, yutkunacaksın. Kısa bir an, orada öylece kalıp sessizce söyleşeceksiniz, acının çağlamasına izin vereceksiniz...

    ...Madam’ın kokusuna gizlenmiş o da. Madam’ın kokusu çok güzelmiş, tıpkı kendi annesinin kokusu gibi... « Yabancılık çekmeyeceksin. Benim gibi saklar o seni, benimgibi sever. » Arkasından öyle bir eylül ağıdı yakmış ki annesi, gök parçalanmış, bulutlar düşmüş... Bu bulutları toplayıp bir enfiye kutusunda Madam’a hediye götürdüğünde sarsıla sarsıla ağlamış Madam.

     İkinci katta, çatlaklarla dolu koyu ceviz kapının önüne geldiğinizde, cebinden yine kocaman bir anahtar çıkaracak Madam. Kapıyı açar açmaz dört-beş kedi dolanacak bacaklarınıza. Madam, “Canlarııım,” diyecek, “canlarım geldim işte ! Hem misafir de getirdim size. Nihayet elim boş dönmedim bugün eve!”
Dar uzun koridorun, eski fotoğrafları taşımaktan belli ki yorulmuş solgun duvarları selamlayacak sizi. Duvarlardan sızım sızım yıllar akacak içinize. İçinizin kurumuş yatağı dolacak. Sonra Madam kendisi için en değerli odaya alacak ikinizi. “Rahatınıza bakın,” deyip çıkacak odadan.
Uçları yer yer yırtılmış elişi dantellerle süslü, beyaz, patiska perdeleri görünce, odanın onca loşluğuna, onca tozuna, onca eskiliğine karşın perdelerin nasıl bu kadarbeyaz kalabildiğini düşünüp şaşıracaksınız. Bu şaşkınlığınıza, sanki dinlenir gibi karşı duvara sırtını yaslamış siyah piyanonun tuşları üzerinde hâlâ tüten notalar eşlik edecek. Uzaktan köpek sesleri duyulacak.

     ...Kimselere söylememiş. Ama az kalsın bir gün yakalanıyormuş. Elinde bir tepsiyle
merdivenlerden inerken kocasıyla burun buruna gelmişmiş de « Hayrola ! Kime götürüyorsun bu yemeği ?» diye soran kocasına telâşla verdiği yanıta çok çok üzülmüşmüş. « Kapıdaki köpeklere
verecektim ! » Bir tepsi, içinde bir tabak dumanı tüten çorba, bir bardak su, iki dilim ekmek...Kocasının arkasından soru işaretleriyle baktığını bildiğinden, bodrum kata değil de avluya yönelmişmiş hemen, sokağa açılan kapının önüne tepsiyi bırakıvermişmiş. Bir iki köpek üşüşmüşmüş tepsinin başına, su dolu bardağı devirip dumanı tüten çorbaya dillerini soktuklarında sıcaktan ağızları yanmışmış, bağırarak kaçmışlarmış. Kocası ise şaşkın gözlerle
bakakalmışmış. Ama o günden sonra, karısının ruh sağlığının bozulduğuna hükmedip fazla ilişmemişmiş Madam’a.

     Pencerenin önüne konmuş yayvan bir laleyi andıran, bordo renkli kadife kanepe sizi çağıracak. Oturacaksınız. Hafifçe yukarıya kaldırılmış patiska perdenin aralığından dışarıya bakacaksınız. Heykel de size bakacak kapalı gözleriyle. Piyanonun yanındaki sallanan koltuğa bir kedi fırlayacak o sıra, irkileceksiniz... Koltuk hafif hafif sallanacak, gülümseyeceksiniz. Duvarın diğer köşesinde duran büyük, geniş, aynası kararmış ceviz konsolun yanına iliştirilmiş, daha küçük ve aynasız konsolun üzerine yerleştirilmiş fotoğraflara gözünüz takılacak. İkiniz de aynı anda kalkıp fotoğraflara bakacaksınız.
Madam seslenecek : “Çocuklaaar, çayı ocağa koyup hemen geliyorum.”Siz ise fotoğraflardaki hüzne dalmış olacaksınız çoktan: Dudaklarındaki Mona Lisa tebessümünü ve gözlerindeki kararlı pırıltıyı, başında taşıdığı yanı tüylü, siyah şapkayla bu kadar iyi bütünleştiren kadının güzelliği karşısında büyüleneceksiniz. Piyanosu önünde koca kurdeleleri ve kocaman gözleriyle poz vermiş küçük kıza bakıp bu ikisinin aynı kadın olduğuna kanaat getireceksiniz. Sonra, yaşı bu ikisi arasında bir yerlerde olduğu açıkça görülen aynı kadını, baştan başa siyahlar giymiş, bir gözünde yuvarlak gözlük camı bulunan, saçları arkaya doğru -yağlanarak- taranmış, dudağı üstünde Hitler bıyığı taşıyan, sert görünümlü bir erkeğin kolunun altında göreceksiniz. Üzgün, ezik, korku dolu bakışlarıyla objektife bakmaya çalışan kadının, o tebessümü ve kararlılığı nereye sakladığını merak edeceksiniz!
Fotoğrafların arasında, parlaklığını yitirmiş ama üzerindeki sedef kakmanın hâlâ konuştuğu küçücük bir kutu dikkatinizi çekecek. Bin yıldır beklediğin eline alacak kutuyu. Kapağını açıp koklayacak. Dudağının kenarındaki çocuk sevinci, büyük ve derin bir uçuruma dönüşecek. Üzerine kapanan duvarlardan yıllar sonra çıktığında hiç bir şeyi bıraktığı yerde bulamamıştı. Annesini de...  

     ...Günler günler geçip bir sabah gitmesi gerektiğinde çok ağlamış Madam. “Eğer bir gün
dönüp gelirsen, sana bir sırrımı anlatacağım. Benimle birlikte ölsün istemiyorum. Gel ama, olur mu ?” demiş. İşte böyleyken böyleymiş.

     Gümüş bir tepsi içinde getirdiği karanfil kokulu çaylarla Madam girecek içeriye. İyi ki girecek. Yoksa o uçurum ikinizi de yutacaktı! Konsolun önünde görünce sizi Madam iç geçirecek, “Gelin çocuklar, soğutmayın çaylarınızı,” diyecek, “o gördükleriniz benim fotoğraflarımdır, evet. Çok değiştim, yaşlandım artık. Ama neyse ki fotoğraflar konuşur benimle, canlı birer görüntü haline gelip oyalarlar beni. Çünkü yalnızca o anı dondurmak üzere çekilmemiştir onlar; o anı, ondan önceki ve sonraki bütün anları da anlatmak üzere çekilmiş, konsolun üzerine konulmuşlardır. Bir yaşamın içine ne sığarsa bu küçücük karelerde bulabilirsiniz. Keşke... Keşke onun da bir fotoğrafı olsaydı! Ne yazık ki sadece gözlerini hatırlıyorum.”
     Sarılı-beyazlı bir kedi atlayacak Madam’ın kucağına. Bu sarsıntıyla konsol üzerindeki yaşamından sıyrılıp kendine gelecek. “Size heykeli anlatacaktım, değil mi,” diyecek sesine iliştirdiği hüzün çiçekleriyle. “Evet,” diyeceksiniz siz de usulca, “evet, başı yukarı doğruyken neden gözleri kapalı?”
Sallanan koltuğuna doğru yürürken, gözlerinin kıyısında birikenleri belli etmemeyeçalışacak Madam. Derin bir iç geçirip “Bu heykeli yapan sanatkâr bu evde yaşamıştı,” diye söze başlayacak:

     Yıllar önce, çok çok eskiden üst katımızda otururdu Dimitri. Kibar, sessiz, güzel bir genç adamdı. Ben de genç ve güzeldim. Ailemin uygun gördüğü bir evlilik yapmış, bu daireye yerleşmiştik. Babam, iyi bir okulun yanı sıra piyano dersleri de aldırmıştı bana. Evlenene
kadar bu dersleri almaya devam ettim. Sık sık aile toplantılarında, düğünlerde, noellerde çalardım. İyi çaldığım söylenirdi. Ah! Güzel günlerdi onlar...
     Sonra evlendim. Evlendirildim desem daha doğru. Babam bana sorma gereği bile duymamıştı. Zaten babamıza karşı gelmek mümkün değildi o dönemlerde. Bir erkeğin halinin vaktinin yerinde oluşuyeterliydi kızların evlenmesine. Tüccardı kocam. Ailesinin tek varisiydi. Fazla bir eğitimi yoktu. Küçük yaşlardan itibaren babasının yanında çalışmaya başlamış, babası yaşlanınca da işi tümüyle devralmış ve işi büyütmüştü. Herkes onun bu çalışkanlığından gıpta ile söz ediyordu. Bir kız daha ne isterdi!
Geç vakitlere kadar çalışır, gelir gelmez uyurdu. Kaba, anlayışsız, sevgisiz bir adamdı. Gözlerime bir kere bile sevgiyle baktığını hatırlamıyorum. Beni bir kere bile öptüğünü... Akşamları ıslak ve yapışkan bir sürüngenin koynuna giriyormuşum gibi gelirdi. O sürüngen, haftada bir, aynı gün, aynı saatte üstüme çıkar, yüzüme bakmamak için başını yan çevirip yastığa gömer, çok kısa sürede iğrenç ıslaklığını içime salar ve uyurdu. Horlamalarını duymamak için çoğunlukla bu odada yatardım, şimdi oturduğunuz kanepede, piyanomla yanyana...
     Sessizlik bağıracak odada. Madam bir süre bu sessizlikle oyalanacak. Sizin kanepede huzursuzca kıpırdandığınızı farketmeyecek. Sallanacak, sallanacak... Neden sonra, bu sessizliğin ucundan tutup sesini yeniden örmeye başlayacak.

     Çocuğum da olmadı. Daha da asabileştirdi bu durum kocamı, daha da uzaklaştı benden, arttı yalnızlığım... Ama öğrenciler edinmiştim kendime. Onlara piyano dersleri verir, evin içindeki yalnızlığımı onlarla gidermeye çalışır, bazen resitallerine gider avunurdum. Çok zor ikna etmiştik kocamı. “Ne öğrencisi! Aç mısın açıkta mısın!” demişti. Anlamıyordu evin içinde nasıl bir yalnızlıkla boğuştuğumu. Babamı araya koydum. Ondan çekinirdi biraz. Babam, nur içinde yatsın, piyanoyu bırakmamı istemiyordu hiç.
Evlenip buraya yerleştikten bir süre sonra karşılaştım Dimitri’yle. Yanlışlıkla bizim posta kutusuna konulan bir zarftan öğrenmiştim adını. Bu binanın mülkiyeti kocama aitti. Üst katımız da kiraya verilmek üzere boştu. Öyle herkesi beğenmiyordu kocam. Sonra, çok nadir konuştuğu günlerin birinde üst katın kiraya verildiğini söyledi. Gözü de tutmamıştı ya! Bir dostunun ricasını kıramamışmış. İtalya’dan yeni dönmüşmüş kiracı, sessiz bir eve ihtiyacı varmışmış. Başka da bir şey söylememişti.
Dimitri’nin ne zaman taşındığını, ne iş yaptığını, kim olduğunu bilmiyordum. İlgilenmemiştim hiç. Sadece arada bir ya kapıda ya da merdivenlerde karşılaşır, birbirimizin gözlerine bakmadan sessizce selamlaşırdık. Alnını tamamen kapatan siyah beresi ve boynuna bağladığı kırmızı fuları dikkatimi çekerdi yalnız.
Bir gün, bina kapısından çıkarken karşılaştım. Başında beresi yoktu. Açık kumral saçlarının ışığında parlayan bal rengi gözlerini ilk kez gördüm. Doğrudan gözlerime bakmıştı. Gözlerinde daha önce hiç kimsede görmediğim bir sıcaklık, bir ışıltı vardı. Öyle derindi ki... Çeviremedim başımı, alamadım gözlerimi o derinlikten. Bir süre öylece kalakaldık. Bütün vücudumun titrediğini bugün dahi hatırlarım. Sanki akordu bozulmuş bir piyanonun tuşlarına basılmış ve o tuşlardan yayılan titreşim yüreğimin de akordunu bozmuştu...
O günden sonra bütün ruhum bu gözlerin esaretine girmişti. Birbirimizin esaretine girmiştik demem daha doğru. Çünkü o da tıpkı benim gibi gözlerini gözlerime iliştirmenin yolunu arar olmuştu. Tek kelime konuşmadığımız, konuşamadığımız bu göz temaslarına kendimizi teslim etmiştik.
Ezberlediğim geliş gidiş saatlerine kendimi ayarlayabilmek için bazı öğrencilerimin ders saatini bile değiştirdim. Pazar günleri kocam evde olduğundan onu kaçıracağım diye telaşlanır, bir akraba ziyaretine gittiğimizde onu göremeyeceğim için üzülürdüm. Haftanın beş günü, öğlen gider akşamüstü gelirdi Dimitri. Hafta sonlarıysa üzerinde bir eşofmanla sabah erkenden çıkar, eli kolu dergi vegazetelerle dolu olarak öğleye doğru dönerdi. Eğer kocam evdeyse, pencerenin tülü kapalı olur ama Dimitri tülün arkasında olduğumu ve onu beklediğimi bilirdi. Bina kapısından girmeden önce yukarıya bakar, hafifçe başını eğerek beni selamlar, içime heyecan çiçekleri serpiştirirdi.
     Bir gün, piyano çalarken yukarıdan daha önce duymadığım çekiç sesleri duymaya başladım. Sanki notalara çekiç sesiyle karşılık veriliyordu. Dimitri’nin oturduğu daireden geliyordu. Böyle kibar, ince birinin çekiçle ne işinin olabileceğini merak ettim. Emin olmak için Do ile Lâ arasında gezindim. Evet, o da Do ile Lâ arasında geziniyordu. Kulaklarıma inanamadım! Bana karşılık veriyordu! Ben de ona verdim ve bu konuşma saatlerce sürüp gitti. Sonra günlerce, aylarca...
    Notalar dilimiz olmuştu. Her birinin anlamını bulmuştuk. Yüreğimizden kopup gelen hasreti, sevgiyi seslendirmelerine izin veriyorduk. En çok Lâ’yı hissediyorduk ve Lâ aşk demekti. Lâ Diyez korku, Lâ Bemol hasret... İçine her şey sığan bir kısa melodide uzun şarkılar söylüyorduk. Birbirimize dokunuyor, sevişiyorduk. Ah! Birbirimizi seviyorduk! Ben daha önce hiç tatmadığım duygularla artık hep sarhoş gibiydim. Kilo vermiştim.       Evin içinde hayalet gibi dolaşıyor, dalgınlığımdan çoğu kez yemekleri yakıyor, artan sakarlığımı saklamaya çalıştıkça daha çok bardak tabak kırıyordum. Kocam bendeki değişikliği fark etmişti. Arada gözlerini bana dikiyor, izliyordu. Yine de hiçbir zaman sorma gereğini duymadı. Yalnız bir gün, “Sende bir şey var ama, dur bakalım yakında öğreniriz,” demişti gözlerine taktığı o küçümseyici ve suçlayıcı işaretlerle.
Oda içi konuşmalarımız, sevişmelerimiz ilerledikçe korku da büyüdü. Kocam beni öyle göz hapsine almıştı ki Lâ, Lâ Diyez’in arkasında çırpınıyor, soluksuz kalıyordu. Ne zaman piyanonun başına otursam ellerim kendiliğinden Lâ Diyez’e gidiyordu. Dimitri ise ısrarla Lâ ve Lâ  Bemol vuruyordu.
Giderek ondan kaçar oldum. Onunla kapı önünde, merdivende karşılaşmamaya özen gösteriyor, penceremin tülünü hep kapalı tutuyordum. Ama öte yandan gözlerini görmemeye de dayanamıyordum. Acılar içinde kıvranıyordum. Lâ sanki isyan ediyordu; ona dokunma isteğini bağırıyordu her tuşa bastığımda. Çekiç de öyle vuruyordu güm güm...
     Bir gün, bütün cesaretimi topladım ve boş bir fincan alarak yukarıya çıktım. O boş fincan, korkuma karşı kullanacağım bir kalkandı. Sadece “Biraz kahveniz var mı,” diyecek, gözlerine biraz bakacaktım. Kapıda bir süre oyalandım ve çaldım. Kapıyı açtığında, beyaz toza bulanmış yüzüyle ve güzelim gözleriyle bakakalmıştı! Odanın ortasında, ahşap, kocaman bir masa duruyordu. Etrafta ise büyüklü küçüklü, mermerden taşlar, büstler, heykelcikler vardı.
     Başını pencereye çevirerek, gözlerini perdenin danteline takıp susacak Madam. Siz birbirinize bakacaksınız ve hiç nefes almadan dinlediğiniz bu hikâyenin sonunu tahmin edeceksiniz. Yutkunacaksınız ama sesiniz çıkmayacak! Susacak, susacaksınız...
Neden sonra koynundan çıkardığı bir mendile gözlerini bastırarak “Nerede kalmıştım çocuklar?” diyecek Madam. Siz susmalarınızın kılçığını boğazınızdan temizleyip “Dimitri’nin gözlerindeki ışıltıda,” diye yanıt vereceksiniz.
     Evet evet... Hiç bir şey söylemeden birbirimize baktık. Yalnızca gözlerimiz vardı sanki.
Konuşmayı
bilmiyorduk. Taşların birinden kopup ayrılan küçük bir parçanın çıkardığı sesle kendimize geldik. Elimdeki fincan, korkuma karşı beni korumaya yetmiyordu.
Merdivenlere yöneldiğimde usulca kolumdan tuttu. Aynı anda, yaptığının büyük bir kabalık olduğunu düşünüp elini çekti. Yüzü kızarmıştı. Kekeleyerek “Bir kahve içmez misiniz,” diye sordu. Hiçbir şey söyleyemedim, hızla merdivenleri indim, kendimi piyanomun başında bulduğumda ağlıyordum.
      Ertesi gün kalktığımda avluda bu heykeli gördüm. Penceresinin perdeleri yoktu! Geldiği gibi sessizce, sadece gururunu yanına alarak gitmişti Dimitri! Çekiç seslerini, gözlerini ve bana cesaretsizliğimin nişanesi olan bu heykeli bırakarak...
     Bir daha da onu görmedim. Yılları saymayı bile beceremiyorum artık. Şimdi, Dimitri’nin penceresine doğru bakan o heykelin gözlerinin neden kapalı olduğunu ve neden her gün bıkmadan usanmadan o iskelede beklediğimi anladınız mı çocuklar?
     Anlayacaksınız ve Madam’ın gözlerinden süzülen yaşlara kendinizinkileri katıp ağlayacaksınız. Çaylarınız soğuyacak, piyanoda Lâ - Lâ Diyez - Lâ Bemol’den bir şarkı başlayacak
............

Emine Başa

 

Hiç yorum yok: