24.04.2025

DENİZLE KONUŞMALAR - ÖNCE SEN ÖLDÜR BENİ!


                                                                    Fotoğraf: Emine Başa


Gümüş bir kalemle sınır çizmişler sana DENİZ. Kalın, çirkin, düşsüz, yüreksiz, eğri büğrü bir elips... Alnında kırışık bir şaşkınlık, dudaklarında tükürüksüz bir gülüşle içerde kalmışsın. Dışından geçen gemiye el sallamaya bile gücü kalmamış yakandaki ters dönmüş kayıkların. Ya martıların, martıların?.. Onlar da taşınmış sınır ötesine. Bak, geminin ardından koşuyorlar aya(r)sız. Her şey, herkes aya(r)sız! Göğün de kaçırmış elinin ayarını; gri sosu içine döküp dışında pişiriyor mavisini. Ya şu balıkçı? Oltasına bakacağına ilerde öpüşen gençlere bakakalmış arsız arsız. Cıkcıklanıyor besbelli, "Ahlâksızlık aldı yürüdü!" Cıkcıklandığı, yapamadığı, olamadığı asıl. O kızın dudaklarında kendisi olmak isterdi! Yüzünü kaybetmiş her şey! Bugün her şey, herkes ne kadar da aya(r)sız ve arsız...

 

Böyle çaresiz durma DENİZ! Az sonra gelir Aphrodite, söker alır o sınırı senden. Gemi saklanır, martılar döner, yanlış yerde piştiğini göğün farkeder, düşsüzlüğüne gider balıkçı alıp oltasını. Ama böyle çaresiz durma! Ya da ben alırım canını o eğri büğrülüğün. Açıp kumkumaların kalın, çirkin, düşsüz ve yüreksiz defterlerini, içine yazdıkları ne varsa sererim ıslaklığına. Sınır bile utanır da çeker gider başka ülkelere.

 

Hadi, böyle çaresiz durma! Benim yakamda ne var sanıyorsun!

 

O maskeli balonun yakınından bile geçmemişti oysa çingene. Elinde mızrap niyetine ucu kırık bir kalem, vurup sokaklara, kendi türküsünü söylüyordu. Tuttukları gibi kollarından... Kalın, çirkin, düşsüz, yüreksiz bir sofranın ortasına atıverdiler çengi niyetine, şarap ve salya eşliğinde el çırptılar, "Hadi eğlendir bizi!" Tıpkı Türk filmi kareleri gibi, tıpkı gözetleme evlerine dikilen ışığını kaybetmiş gözler gibi... Yani DENİZ, tıpkı kendi hayatlarını aklıyla değil güdüleriyle idare eden,  sadece karnını doyurmak için yaşayan hayvanlar gibi..ydiler!  Tüketmişlerdi çünkü insanlıklarını. Adı üstünde, "Tüketim toplumu"! Evrim terse işlemişti. Maymundan geldikleri gündü artık evren...

 

Gülme DENİZ!  Alnın daha çok kırışıyor, gülme! Ve daha çok kuruyor ağzın. Bu paragrafa arabesk yakışırdı. Benim yakamda ne var sanıyorsun ha! İstersen sana geçmiş zaman söylenceleri anlatayım?

 

Hani, ay yüzlü gece zamanı şarapçılara söylediğimiz bir tutam şarkıdaydı mevsim. Bilmelerimize ağladığımız, içimizi içimize sustuğumuz, içimizde içimizden kırıldığımız dilsiz çığlıklardaydı Ortaköy.

Hani, kıskandıydı martılar. Bir bankın üzerinde içip içip kendimizi doğurduğumuz, kendimizi   birbirimize aynı rüyada... En sahisinden, en delisinden kalbimizin ellerine kustuğumuz... O dokunuş sonra, değmesi sabah çiğinin tenimize ya da...

 

Hani, hayatın gerdanından kıra döke çaldığımız inci bir kolyedeydi yelkovan. Yitirdiydi akrep zaman olmaklığını, çıldırdıydı parmak izlerimizin ardına düşüp. Teslim alamadıydı süngüsünü uzattığında.

Hani ardından  nanik yaptığımız. Bizi sandığı kendini kovalamaktaydı aptal! Oysa bilmezlerimize

söküyorduk biz zamanı. Söktükçe  ayıldığımız şehvetli bir serüvendi Beyoğlu. Hani içi dışı bir olanların türküsünde rap rap, de ki maskesiz bir devrim melodisi, en olmazından, en kanmazından

ütopyanın gözlerine güldüğümüz... O deprem gülü sonra, patlaması duvar sesinin kulaklarımızda ya da...

 

Hani, demleyip küçücük çaydanlıkta ayrılık otunu, ayaküstü içtiğimiz soğuk çaydaydı buğu. Donduydu ayrılığın nefesi, buz kestiydi sesimizde ve kesildiydi bilet daha o dakka. Gelmesiz yıllara açtıydı küstüm çiçeği. Hani bir peronda her birimiz ülkeler seçtiydik, aşklarımıza ihanetlerimize

ölümlerimize dair. Kaçmaların toplamına kalktıydı el sallamadığımız tren. Hani bir tene, bir yalana,

bir toprağa gömdüğümüz münzevi akşamlarda sözlerimizi aldıydık birbirimizden, ah gözlerimizi...

Kanatıp kanatıp özlemlerimizi, rakı niyetine içtiğimiz kişisel bir sofraydı Çengelköy. Hani, geçmiş zaman kipinde bulamadıydık bilyelerimizi,  bir daha çeviremediydik belimizde holihop. Ceplerimizde aradığımız badem şekeri sonra, ansızın geçmesi hayatın sokaklarımızdan ya da...

 

Hani, ertelenmiş yaşamlara ayarlı bir düş ayininde, göğsümüze taktığımız kıskanç bir çiçekteydi Che. Sabah devrime ayılacağımız hani. Bahçesinde sihirli değnekle dolaştığımız kızıl bir gezegendi İstanbul. Hani burulduydu aşk, küstüydü kalesinde mağrur. Ateşin yokluğuna hapsettiydik ellerini ve zamansızlığa... Kendi ateşini yarattıydı sonra, için için yandıydı. Yanılgılara sustuğumuz evvel tarih içinde bir ozanın gözlerinde çaktıydı inadına. Kalbime değdiydi, kalbimi yaktıydı, harlandıydı ateş, patlayıverdiydi kalenin surlarında.  Hani türküsünde mahçup ozan, ama türküsünde bir hırçın deniz, kaleden kopardığımız Che çiçekle aktıydı. Aşk bulutuyla yağdıydı hani. Linçlere geldiydi(k) o gün de. Topyekün gittiydi(k) gezegeni sırtlanıp. Tel örgülere astıydı(k) mektupları. Yanılgıları sallandırdıydı(k) sonra bir sehpa kurup. Yine de satmadıydı(k) aşkları. Hani, bir tarih kuyusundan geçerken bugün de, aynı hınçla sürgünlerdeydi o kent. Hani en hassas, en kırılgan yerinden vurulduydu ozan. İnadına sustuğumuz, inadına kustuğumuz, inadına oyduğumuz bir ölüm hazırlandıydı. Dağıldığımız bir kara kasımdı hani. Tıkandıydı yalnızlığı kalbinde.  Korkaklığın, alçaklığın, puştluğun içinden geçtiydik sonra, sessizliğe gömdüydük aynalarımızı ya da...

 

Duydun mu DENİZ? Belledin mi geçmiş zaman söylencelerinin A-B-C sini? Geçmiş zaman söylencesine karışacak o sınır da. Böyle çaresiz durma!  Ve biz seninle yine yangınlarda söneceğiz. 

 

Ya da önce sen öldür(dün) beni. Parantez içindekine aldırma DENİZ. Dün, ikinci tekil şahsın geçmiş zaman kipinde, sadece bir hançerdi böğrümden içeri giren. Ellerimle bastırdım aşkı! Bacaklarımın arasından akan nehri durdurdum. Kendimi sana sakladım DENİZ. Hem ruhumla hem bedenimle beni sevecek olan sana...

 

Önce sen öldür beni!

 

.....

Emine Başa

 

Hiç yorum yok: