Gümüş
bir kalemle sınır çizmişler sana DENİZ. Kalın, çirkin, düşsüz, yüreksiz, eğri
büğrü bir elips... Alnında kırışık bir şaşkınlık, dudaklarında tükürüksüz bir
gülüşle içerde kalmışsın. Dışından geçen gemiye el sallamaya bile gücü kalmamış
yakandaki ters dönmüş kayıkların. Ya martıların, martıların?.. Onlar da
taşınmış sınır ötesine. Bak, geminin ardından koşuyorlar aya(r)sız. Her şey,
herkes aya(r)sız! Göğün de kaçırmış elinin ayarını; gri sosu içine döküp
dışında pişiriyor mavisini. Ya şu balıkçı? Oltasına bakacağına ilerde öpüşen
gençlere bakakalmış arsız arsız. Cıkcıklanıyor besbelli, "Ahlâksızlık aldı
yürüdü!" Cıkcıklandığı, yapamadığı, olamadığı asıl. O kızın dudaklarında
kendisi olmak isterdi! Yüzünü kaybetmiş her şey! Bugün her şey, herkes ne kadar
da aya(r)sız ve arsız...
Böyle
çaresiz durma DENİZ! Az sonra gelir Aphrodite, söker alır o sınırı senden. Gemi
saklanır, martılar döner, yanlış yerde piştiğini göğün farkeder, düşsüzlüğüne
gider balıkçı alıp oltasını. Ama böyle çaresiz durma! Ya da ben alırım canını o
eğri büğrülüğün. Açıp kumkumaların kalın, çirkin, düşsüz ve yüreksiz
defterlerini, içine yazdıkları ne varsa sererim ıslaklığına. Sınır bile utanır
da çeker gider başka ülkelere.
Hadi,
böyle çaresiz durma! Benim yakamda ne var sanıyorsun!
O
maskeli balonun yakınından bile geçmemişti oysa çingene. Elinde mızrap niyetine
ucu kırık bir kalem, vurup sokaklara, kendi türküsünü söylüyordu. Tuttukları
gibi kollarından... Kalın, çirkin, düşsüz, yüreksiz bir sofranın ortasına
atıverdiler çengi niyetine, şarap ve salya eşliğinde el çırptılar, "Hadi
eğlendir bizi!" Tıpkı Türk filmi kareleri gibi, tıpkı gözetleme evlerine
dikilen ışığını kaybetmiş gözler gibi... Yani DENİZ, tıpkı kendi hayatlarını
aklıyla değil güdüleriyle idare eden, sadece karnını doyurmak için
yaşayan hayvanlar gibi..ydiler! Tüketmişlerdi çünkü insanlıklarını. Adı
üstünde, "Tüketim toplumu"! Evrim terse işlemişti. Maymundan
geldikleri gündü artık evren...
Gülme
DENİZ! Alnın daha çok kırışıyor, gülme! Ve daha çok kuruyor ağzın. Bu
paragrafa arabesk yakışırdı. Benim yakamda ne var sanıyorsun ha! İstersen sana
geçmiş zaman söylenceleri anlatayım?
Hani,
ay yüzlü gece zamanı şarapçılara söylediğimiz bir tutam şarkıdaydı mevsim.
Bilmelerimize ağladığımız, içimizi içimize sustuğumuz, içimizde içimizden
kırıldığımız dilsiz çığlıklardaydı Ortaköy.
Hani,
kıskandıydı martılar. Bir bankın üzerinde içip içip kendimizi doğurduğumuz,
kendimizi birbirimize aynı rüyada... En sahisinden, en delisinden
kalbimizin ellerine kustuğumuz... O dokunuş sonra, değmesi sabah çiğinin
tenimize ya da...
Hani,
hayatın gerdanından kıra döke çaldığımız inci bir kolyedeydi yelkovan.
Yitirdiydi akrep zaman olmaklığını, çıldırdıydı parmak izlerimizin ardına
düşüp. Teslim alamadıydı süngüsünü uzattığında.
Hani
ardından nanik yaptığımız. Bizi sandığı kendini kovalamaktaydı aptal!
Oysa bilmezlerimize
söküyorduk
biz zamanı. Söktükçe ayıldığımız şehvetli bir serüvendi Beyoğlu. Hani içi
dışı bir olanların türküsünde rap rap, de ki maskesiz bir devrim melodisi, en
olmazından, en kanmazından
ütopyanın
gözlerine güldüğümüz... O deprem gülü sonra, patlaması duvar sesinin
kulaklarımızda ya da...
Hani,
demleyip küçücük çaydanlıkta ayrılık otunu, ayaküstü içtiğimiz soğuk çaydaydı
buğu. Donduydu ayrılığın nefesi, buz kestiydi sesimizde ve kesildiydi bilet
daha o dakka. Gelmesiz yıllara açtıydı küstüm çiçeği. Hani bir peronda her
birimiz ülkeler seçtiydik, aşklarımıza ihanetlerimize
ölümlerimize
dair. Kaçmaların toplamına kalktıydı el sallamadığımız tren. Hani bir tene, bir
yalana,
bir
toprağa gömdüğümüz münzevi akşamlarda sözlerimizi aldıydık birbirimizden, ah
gözlerimizi...
Kanatıp
kanatıp özlemlerimizi, rakı niyetine içtiğimiz kişisel bir sofraydı Çengelköy.
Hani, geçmiş zaman kipinde bulamadıydık bilyelerimizi, bir daha
çeviremediydik belimizde holihop. Ceplerimizde aradığımız badem şekeri sonra,
ansızın geçmesi hayatın sokaklarımızdan ya da...
Hani,
ertelenmiş yaşamlara ayarlı bir düş ayininde, göğsümüze taktığımız kıskanç bir
çiçekteydi Che. Sabah devrime ayılacağımız hani. Bahçesinde sihirli değnekle
dolaştığımız kızıl bir gezegendi İstanbul. Hani burulduydu aşk, küstüydü
kalesinde mağrur. Ateşin yokluğuna hapsettiydik ellerini ve zamansızlığa...
Kendi ateşini yarattıydı sonra, için için yandıydı. Yanılgılara sustuğumuz
evvel tarih içinde bir ozanın gözlerinde çaktıydı inadına. Kalbime değdiydi,
kalbimi yaktıydı, harlandıydı ateş, patlayıverdiydi kalenin surlarında.
Hani türküsünde mahçup ozan, ama türküsünde bir hırçın deniz, kaleden
kopardığımız Che çiçekle aktıydı. Aşk bulutuyla yağdıydı hani. Linçlere
geldiydi(k) o gün de. Topyekün gittiydi(k) gezegeni sırtlanıp. Tel örgülere
astıydı(k) mektupları. Yanılgıları sallandırdıydı(k) sonra bir sehpa kurup.
Yine de satmadıydı(k) aşkları. Hani, bir tarih kuyusundan geçerken bugün de,
aynı hınçla sürgünlerdeydi o kent. Hani en hassas, en kırılgan yerinden
vurulduydu ozan. İnadına sustuğumuz, inadına kustuğumuz, inadına oyduğumuz bir
ölüm hazırlandıydı. Dağıldığımız bir kara kasımdı hani. Tıkandıydı yalnızlığı
kalbinde. Korkaklığın, alçaklığın, puştluğun içinden geçtiydik sonra,
sessizliğe gömdüydük aynalarımızı ya da...
Duydun
mu DENİZ? Belledin mi geçmiş zaman söylencelerinin A-B-C sini? Geçmiş zaman
söylencesine karışacak o sınır da. Böyle çaresiz durma! Ve biz seninle
yine yangınlarda söneceğiz.
Ya
da önce sen öldür(dün) beni. Parantez içindekine aldırma DENİZ. Dün, ikinci
tekil şahsın geçmiş zaman kipinde, sadece bir hançerdi böğrümden içeri giren.
Ellerimle bastırdım aşkı! Bacaklarımın arasından akan nehri durdurdum. Kendimi
sana sakladım DENİZ. Hem ruhumla hem bedenimle beni sevecek olan sana...
Önce
sen öldür beni!
.....
Emine
Başa

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder