27.05.2025

ŞİİR - NOKTA

Fotoğraf: Emine Başa


gürültüsü yoktu noktanın

yoğun bir cümlenin sessiz sonuydu

oysa rüzgar gibi geçmişti cümle

sarsıcı, yakıcı  ve melankolik hüzünlerin şarkısıyla

kavga da vardı, aşk da,

öfke de vardı neşe de

hatta  bir tutam şiir katılmış hayat tozu

şöyle en kandırılmışından pırıltılı bir fotoğraf

yine de sessizdi nokta

vakur bir bitişi sırtlanmıştı, 

yükü  çınarların gölgesi gibi ağır,

nehirlerin gözleri gibi deliciydi

kolay değildi ki bitmek böyle olunca

yangını harlamak gibi veya bir dağı yıkmak gibi

kıyamıyordu cümlenin şarkısına

virgüle yalvardı

sen biraz daha oyala rüzgârı

ben ne zaman geleceğimi bilirim

henüz bitmedi o şarkı

…………..

Emine Başa

16-17 Mayıs 2025

18.05.2025

ŞİİR - HANİ-


Fotoğraf: Emine Başa



Hani, ay yüzlü bir gece zamanı

şarapçılara söylediğimiz

bir tutam şarkıdaydı mevsim.

Bilmelerimize ağladığımız,

içimizi içimize sustuğumuz,

içimizde içimizden kırıldığımız

dilsiz çığlıklardaydı Ortaköy.

Hani, kıskandıydıı martılar.

Bir bankın üzerinde içip içip

kendimizi doğurduğumuz,

ve  birbirimize aynı rüyada...

En sahisinden, en delisinden

kalbimizin ellerine kustuğumuz...

O dokunuş sonra,

değmesi sabah çiğinin tenimize ya da...

 

Hani, hayatın gerdanından kıra döke çaldığımız

inci bir kolyedeydi yelkovan.

Yitirdiydi akrep zaman olmaklığını,

çıldırdıydı parmak izlerimizin ardına düşüp.

Teslim alamadıydı süngüsünü uzattığında.

Hani ardından  nanik yaptığımız,

bizi sandığı kendini kovalamaktaydı aptal!

Oysa bilmezlerimize söküyorduk biz zamanı.

 Söktükçe  ayıldığımız şehvetli bir serüvendi Beyoğlu.

Hani içi dışı bir olanların türküsünde rap rap,

de ki maskesiz bir devrim melodisi,

en olmazından, en kanmazından

ütopyanın gözlerine güldüğümüz...

O deprem gülü sonra,

patlaması duvar sesinin kulaklarımızda ya da...

 

Hani, demleyip küçücük çaydanlıkta ayrılık otunu,

ayaküstü içtiğimiz soğuk çaydaydı buğu.

Donduydu ayrılığın nefesi,

kesildiydi bilet daha o dakika.

Gelmesiz yıllara açtıydı küstüm çiçeği.

Hani bir peronda her birimiz ülkeler seçtiydik,

aşklarımıza, ihanetlerimize, ölümlerimize dair.

Kaçmaların toplamına kalktıydı el sallamadığımız tren.

Hani bir tene, bir yalana,

bir toprağa gömdüğümüz münzevi akşamlarda

sözlerimizi aldıydık birbirimizden, ah gözlerimizi...

Kanatıp kanatıp özlemlerimizi,

rakı niyetine içtiğimiz kişisel bir sofraydı Çengelköy.

Hani, geçmiş zaman kipinde bulamadıydık bilyelerimizi, 

bir daha çeviremediydik belimizde holihop.

Ceplerimizde aradığımız badem şekeri sonra,

ansızın geçmesi hayatın sokaklarımızdan ya da...

 

Hani, ertelenmiş yaşamlara ayarlı bir düş ayininde,

göğsümüze taktığımız kıskanç bir çiçekteydi Che.

Sabah devrime ayılacağımız hani.

Bahçesinde sihirli değnekle dolaştığımız

kızıl bir gezegendi İstanbul.

 

Hani burulduydu aşk, küstüydü kalesinde mağrur.

Ateşin yokluğuna hapsettiydik ellerini ve zamansızlığa...

Kendi ateşini yarattıydı sonra,

için için yandıydı.

Yanılgılara sustuğumuz evvel tarih içinde

bir ozanın gözlerinde çaktıydı inadına.

Kalbime değdiydi, kalbimi yaktıydı, harlandıydı ateş,

patlayıverdiydi kalenin surlarında. 

 

Hani türküsünde mahçup ozan,

ama türküsünde bir hırçın deniz,

kaleden kopardığımız Che çiçekle aktıydı.

Aşk bulutuyla yağdıydı hani.

 

Linçlere geldiydi(k) o gün de.

Topyekün gittiydi(k) gezegeni sırtlanıp.

Tel örgülere astıydı(k) mektupları.

Yanılgıları sallandırdıydı(k) sonra bir sehpa kurup.

Yine de satmadıydı(k) aşkları.

 

Hani, bir tarih kuyusundan geçerken bugün de,

aynı hınçla sürgünlerdeydi o kent.

Hani en hassas, en kırılgan yerinden vurulduydu ozan.

İnadına sustuğumuz, inadına kustuğumuz,

 inadına oyduğumuz bir ölüm hazırlandıydı.

Dağıldığımız bir kara kasımdı hani.

Tıkandıydı yalnızlığı kalbinde. 

Korkaklığın, alçaklığın, puştluğun içinden geçtiydik sonra,

sessizliğe gömdüydük aynalarımızı ya da...

........................

EMİNE BAŞA

 

15.05.2025

ŞİİR - ÇOCUKLARIN YÜZÜNDEKİ HÜZNÜ ALIN


                                                                      Fotoğraf: Emine Başa





çocukların yüzündeki hüznü alın

bir papatya koyun yerine

dağlarda açsın beyazı gülüşlerinin

ilk önce onlar koşsun gelincik tarlalarına

beyaz gülüşleri kırmızıya karışsın

pembe olsun hayallerindeki palyaçonun elleri

bir fırçayla boyasın dünyayı çocuk rengine

bir o yana bir bu yana

çığlık çığlığa işgal etsinler  savaşın oyuncak mezarlarını

çekip alsınlar toprağın altından

gömülmeden önceki salıncakları

tahtadan atları, bezden bebekleri ve topaçları,

rüzgâr gülleri sonra en renklisinden

horoz şekeri de olsun mutlaka

toprağı içmemiş olsun ama

ki burkulmasın ağızlarının tadı

 

çocukların yüzündeki hüznü alın

bir gökyüzü koyun yerine

denizde  parlasın  mavisi düşlerinin

ilk önce onlar koşsun deryanın kollarına

mavi düşleri balıklarla karışsın

okyanusta salınsın  incisi gülüşlerinin

lacivert  olsun özgürlüğün  kanadındaki rüzgâr

uçursun  uçurtmaları  bir dağın en tepesinden

oradan süzülsün bir gecekondunun damına

salına salına insin böğrüne yoksulluğun

rengine koşsun çocuklar çığlık çığlığa

ne yoksulluk kalsın, ne çıplak ayaklarında soğuk

sırtlarında bir hırka olmalı mutlaka en kalınından

ve sofralarında sıcak bir çorba

acısı olmasın ama

ki yanmasın ağızlarındaki gülüş

 

alın çocukların yüzündeki hüznü

hüznü alın çocukların yüzünden

bir çiğ tanesi gibi parlasın  özgürlük bakışlarında

de ki güneşi içmiş gibi

................

 

EMİNE BAŞA

Mayıs 2025


12.05.2025

ŞİİR - YOLLAR

Fotoğraf: Emine Başa



nakış oldu ömrüme yollar

döne döne, kıvrıla kıvrıla işlendi

ince bir iple zaman

sonra   saçlarımın beyazı döküldü

tel tel eski  bir sevda örüldü

yine de bitmedi yollar,  nakışlar eskidi

renklerinden çiçekler söküldü

 

sırıttı kederler, içi yandı hatıraların

bavullara sor söylesin

kışlık ayrı, yazlık ayrı bir veda

gidişlerimle dolu her bir hazırlık

ne zaman bir sevince dursam

yüzünde bir sinsi gülümseme, çıkageldi ayrılık

 

sıcaktı ve nemliydi o akşam

nemdendir dedim, kandırdım gözlerimi

tren gitmekteydi rayları ufka dolayarak

bilinmezliğe koşuyordu ağzında bir  türkü

ben de koşuyordum notaların ardından

çığlığımı yollara bırakarak

 el salladım yol kenarlarında açan sürgün çiçeklerine

bir daha nerede açar , nerede solar bu çiçek

kim sular artık çeşmesinden sevgiyle

veya kim duyar suya yazdığım sözlerimi

 

öldürmeye yeminli kötü zamanlardı

öylece çekilmiştik kalbimizin odalarına

kalbimiz ince bir ezgiydi, yalnızlığa dayanamazdı

duvarlar soğuk, akşamlar gölgesiz, kapı önleri

insansızdı

bir sabah sustu  şarkı, hasretini coğrafyasına fısıldayarak

gitti içimizin baharları, yazları, hatta kışları

mevsimsiz kaldık tarumar edilmiş bahçelerimizde

bir fırtına kopardı çiçeklerimizi

savrulduğu yerde bir daha açmadı tohum

işte  o günden beri yollar arıyor beni

............

Emine Başa

Mayıs 2025

 

  


 

9.05.2025

ŞİİR - KALMAK SEVDASI

 





Fotoğraf: Emine Başa



gözlerinin aralığında beyaz çizgiydi kalmak sevdası
ah kalmak sevdası
açık ağzından görünen o derin kuyu
ne ses ne nefes
daha önce dağları yaratmıştı
donmuş bir resim çiziyor yüzüne şimdi kalmak sevdası

kara çalılarıyla morarmış dağlar düşüyor mermere
yıkadıkça kadın
günahlar can havliyle duvara yapışıyor  
imdat dedikçe başka bir resim morarıyor duvarın dişlerinde
kırdığı dalların yeşili ıslığını kuşanıp pıhtı pıhtı süzülüyor
bir deri bir kemiğe dokununca sübhaanekellahümme
altında kalıyor kefenin dağlar
 
ah dağlar
kınayla gelin olamamıştı
kınayla gelin gidiyor 
yaktığı ormanlara kalmak sevdası
_________________
 
Emine Başa


2.05.2025

ŞİİR - RÜYA

 

Fotoğraf: Emine Başa
Model: Ceren Taşçı

sen aşkın ağzını her kapattığında

sabaha küfreden rüyanın dili çözülür

 

bir uzak ülkeden koşarsın

cebinde yarısı yok harfler

avuçlarsın, bulamazsın A' yı

Ş' ye bakarsın kayıp

K çoktan firarda

kapıda öyle susarsın

 

göğsümden kopartıp koyarım A-Ş-K'ı avuçlarına

-nereye gitsem, kime gitsem yolum hep sana-

ağzındaki yalana usuldan dokunurum

söyleme rüya bozulur, ben rüyalara kanarım

A-Ş-K'ı göğsüne değil cebine koyarsın

 

.........

Emine Başa

 

 

28.04.2025

ŞİİR - ÇIBAN

                                                                    Fotoğraf: Emine Başa


sırtımdaki çıbanın irinini akıtan el

gizliyor dünyasının şefkatini

gizlemese öpülecek kentin dudakları

araladığı yerden kendine sur olmayacak sır

belki de kent yeniden sevişmeyi öğrenecek

eylüllerde

 hatırlıyorum, apoleti kirli adaletin saraylarında

ıskartaya ayrılmıştı canlarımız

yığınlarca defoluyduk tıkıştırıldığımız o yerde

karanlık ağızların yaladığı etiketlerde

ruhunu kazı ve unut yazıyordu

öpüşmeyi unut

sevişmeyi unut

şefkati unut

unutmadan gizledik eylüllerimizi

kocaman bir el yaptık şefkatimizi örten

nasırın altındaki sevecenliği

dünya anlayacak, aşk anlayacaktı bir gün

oysa dokunuşlarımızı ertelediğimiz her gün

çıban makyaj tazeliyor aynasında

ah gizlediklerimiz unutuyor bizi

çıban üstüne çıban uç veriyor

ne kadar akıtsan nafile

nasır acıtıyor

 hadi oy sızlanan ellerinin kemiğini

şiirin yazıldığı ve bekledi

ği yerde aşk beklemez

kesesinde şefkate kesmiş aşkı çıkar al

bas defonun üzerine sevişsin unutmayan

 kent mi dedim

devrim be devrim

ne duruyorsun sök yerinden etiketleri

ertelediklerinin izi sevişince kalmaz

................

Emine Başa

ŞİİR - TUTULMA




                                                        Fotoğraf: Emine Başa
                                                          Model: Ceren Taşçı


tam da bugün ay tutuluyor Deniz

tam da bugün kederinden kapanırken pencere

tam da bugün aşk kovmuştum sessiz ve sözsüz uzağın alacasına

hadi çıplak diyelim düşlerde çıplak diyelim

bir ten-bir çiçek küçücük

kendinde çıplak olmayan

kendinde çiçeği bir o kadar büyük

ve bir o kadar kibirli

İşte tam da bugün çekip gitmişti

düşümün hırsızına bırakıp son sözünü

tam da bugün diyorum, anlasana

 

tam da bugün ay tutuluyor Deniz

tam da bugün arsız bir tutkuya çoğalırken sardunya

tam da bugün dikmiştim dalını kırıp

benden uzağa açsın goncalarını

bir çakıl altı şarkısına gizleyip

güneşi de koymuştum ısınsın diye yapraklar

ısınsın diye kendinde çiçeği bir o kadar büyük

ve bir o kadar kibirli çıplaklık

 

of, tam da bugün düşümdeydi

çıplaktı

tanrısaldı

kırmızı bir tılsımdı

elleri gülüyordu

okşarken saçlarımı

ağzının kenarında çiğniyordu güneşi

güneş kıvrıldığı  yerde ona oynaşıyordu

 

ah be ah

tam da bugün ay tutuluyor Deniz

tam da bugün kovulduğu yerde ölürken AŞK

…………………

Emine Başa


 

 

ŞİİR -ATEŞ AŞKINLARI

 

                              fotoğraf: Emine Başa
                               Model: Ceren Taşçı

5'likler

 

olsaydın

sarılsaydım

yansaydım

gri bir heykel

sonsuzluğa put

 

**

yokluğunu

ateşe attım

yandı cayır cayır

geriye sen kaldın

kor kömür

 

**

hadi gel yan

yandıkça

doğarsın benden

sen nefes aşk

sönmeyen kül

 

**

iki ateş

biri sen biri ben

ısıtmadan yanan

ortada su

buharlaşmaz kibir

 

**

ateş gösterir

cesaretin varsa

tarar saçını aşk

dökülür  t-acın

saf güzellik

 

**

ateş yemediysen

şiirin tütmez

geçer gider aşk

bacasız ev

virane duvar

 

**

ateşi bilmezsen

çalsan da donar çuval

eğilir omurgan

kılcalı aşka kılıç

y-ar(a)sız  hırsız

 

**

Emine Başa

24.04.2025

DENİZLE KONUŞMALAR - ÖNCE SEN ÖLDÜR BENİ!


                                                                    Fotoğraf: Emine Başa


Gümüş bir kalemle sınır çizmişler sana DENİZ. Kalın, çirkin, düşsüz, yüreksiz, eğri büğrü bir elips... Alnında kırışık bir şaşkınlık, dudaklarında tükürüksüz bir gülüşle içerde kalmışsın. Dışından geçen gemiye el sallamaya bile gücü kalmamış yakandaki ters dönmüş kayıkların. Ya martıların, martıların?.. Onlar da taşınmış sınır ötesine. Bak, geminin ardından koşuyorlar aya(r)sız. Her şey, herkes aya(r)sız! Göğün de kaçırmış elinin ayarını; gri sosu içine döküp dışında pişiriyor mavisini. Ya şu balıkçı? Oltasına bakacağına ilerde öpüşen gençlere bakakalmış arsız arsız. Cıkcıklanıyor besbelli, "Ahlâksızlık aldı yürüdü!" Cıkcıklandığı, yapamadığı, olamadığı asıl. O kızın dudaklarında kendisi olmak isterdi! Yüzünü kaybetmiş her şey! Bugün her şey, herkes ne kadar da aya(r)sız ve arsız...

 

Böyle çaresiz durma DENİZ! Az sonra gelir Aphrodite, söker alır o sınırı senden. Gemi saklanır, martılar döner, yanlış yerde piştiğini göğün farkeder, düşsüzlüğüne gider balıkçı alıp oltasını. Ama böyle çaresiz durma! Ya da ben alırım canını o eğri büğrülüğün. Açıp kumkumaların kalın, çirkin, düşsüz ve yüreksiz defterlerini, içine yazdıkları ne varsa sererim ıslaklığına. Sınır bile utanır da çeker gider başka ülkelere.

 

Hadi, böyle çaresiz durma! Benim yakamda ne var sanıyorsun!

 

O maskeli balonun yakınından bile geçmemişti oysa çingene. Elinde mızrap niyetine ucu kırık bir kalem, vurup sokaklara, kendi türküsünü söylüyordu. Tuttukları gibi kollarından... Kalın, çirkin, düşsüz, yüreksiz bir sofranın ortasına atıverdiler çengi niyetine, şarap ve salya eşliğinde el çırptılar, "Hadi eğlendir bizi!" Tıpkı Türk filmi kareleri gibi, tıpkı gözetleme evlerine dikilen ışığını kaybetmiş gözler gibi... Yani DENİZ, tıpkı kendi hayatlarını aklıyla değil güdüleriyle idare eden,  sadece karnını doyurmak için yaşayan hayvanlar gibi..ydiler!  Tüketmişlerdi çünkü insanlıklarını. Adı üstünde, "Tüketim toplumu"! Evrim terse işlemişti. Maymundan geldikleri gündü artık evren...

 

Gülme DENİZ!  Alnın daha çok kırışıyor, gülme! Ve daha çok kuruyor ağzın. Bu paragrafa arabesk yakışırdı. Benim yakamda ne var sanıyorsun ha! İstersen sana geçmiş zaman söylenceleri anlatayım?

 

Hani, ay yüzlü gece zamanı şarapçılara söylediğimiz bir tutam şarkıdaydı mevsim. Bilmelerimize ağladığımız, içimizi içimize sustuğumuz, içimizde içimizden kırıldığımız dilsiz çığlıklardaydı Ortaköy.

Hani, kıskandıydı martılar. Bir bankın üzerinde içip içip kendimizi doğurduğumuz, kendimizi   birbirimize aynı rüyada... En sahisinden, en delisinden kalbimizin ellerine kustuğumuz... O dokunuş sonra, değmesi sabah çiğinin tenimize ya da...

 

Hani, hayatın gerdanından kıra döke çaldığımız inci bir kolyedeydi yelkovan. Yitirdiydi akrep zaman olmaklığını, çıldırdıydı parmak izlerimizin ardına düşüp. Teslim alamadıydı süngüsünü uzattığında.

Hani ardından  nanik yaptığımız. Bizi sandığı kendini kovalamaktaydı aptal! Oysa bilmezlerimize

söküyorduk biz zamanı. Söktükçe  ayıldığımız şehvetli bir serüvendi Beyoğlu. Hani içi dışı bir olanların türküsünde rap rap, de ki maskesiz bir devrim melodisi, en olmazından, en kanmazından

ütopyanın gözlerine güldüğümüz... O deprem gülü sonra, patlaması duvar sesinin kulaklarımızda ya da...

 

Hani, demleyip küçücük çaydanlıkta ayrılık otunu, ayaküstü içtiğimiz soğuk çaydaydı buğu. Donduydu ayrılığın nefesi, buz kestiydi sesimizde ve kesildiydi bilet daha o dakka. Gelmesiz yıllara açtıydı küstüm çiçeği. Hani bir peronda her birimiz ülkeler seçtiydik, aşklarımıza ihanetlerimize

ölümlerimize dair. Kaçmaların toplamına kalktıydı el sallamadığımız tren. Hani bir tene, bir yalana,

bir toprağa gömdüğümüz münzevi akşamlarda sözlerimizi aldıydık birbirimizden, ah gözlerimizi...

Kanatıp kanatıp özlemlerimizi, rakı niyetine içtiğimiz kişisel bir sofraydı Çengelköy. Hani, geçmiş zaman kipinde bulamadıydık bilyelerimizi,  bir daha çeviremediydik belimizde holihop. Ceplerimizde aradığımız badem şekeri sonra, ansızın geçmesi hayatın sokaklarımızdan ya da...

 

Hani, ertelenmiş yaşamlara ayarlı bir düş ayininde, göğsümüze taktığımız kıskanç bir çiçekteydi Che. Sabah devrime ayılacağımız hani. Bahçesinde sihirli değnekle dolaştığımız kızıl bir gezegendi İstanbul. Hani burulduydu aşk, küstüydü kalesinde mağrur. Ateşin yokluğuna hapsettiydik ellerini ve zamansızlığa... Kendi ateşini yarattıydı sonra, için için yandıydı. Yanılgılara sustuğumuz evvel tarih içinde bir ozanın gözlerinde çaktıydı inadına. Kalbime değdiydi, kalbimi yaktıydı, harlandıydı ateş, patlayıverdiydi kalenin surlarında.  Hani türküsünde mahçup ozan, ama türküsünde bir hırçın deniz, kaleden kopardığımız Che çiçekle aktıydı. Aşk bulutuyla yağdıydı hani. Linçlere geldiydi(k) o gün de. Topyekün gittiydi(k) gezegeni sırtlanıp. Tel örgülere astıydı(k) mektupları. Yanılgıları sallandırdıydı(k) sonra bir sehpa kurup. Yine de satmadıydı(k) aşkları. Hani, bir tarih kuyusundan geçerken bugün de, aynı hınçla sürgünlerdeydi o kent. Hani en hassas, en kırılgan yerinden vurulduydu ozan. İnadına sustuğumuz, inadına kustuğumuz, inadına oyduğumuz bir ölüm hazırlandıydı. Dağıldığımız bir kara kasımdı hani. Tıkandıydı yalnızlığı kalbinde.  Korkaklığın, alçaklığın, puştluğun içinden geçtiydik sonra, sessizliğe gömdüydük aynalarımızı ya da...

 

Duydun mu DENİZ? Belledin mi geçmiş zaman söylencelerinin A-B-C sini? Geçmiş zaman söylencesine karışacak o sınır da. Böyle çaresiz durma!  Ve biz seninle yine yangınlarda söneceğiz. 

 

Ya da önce sen öldür(dün) beni. Parantez içindekine aldırma DENİZ. Dün, ikinci tekil şahsın geçmiş zaman kipinde, sadece bir hançerdi böğrümden içeri giren. Ellerimle bastırdım aşkı! Bacaklarımın arasından akan nehri durdurdum. Kendimi sana sakladım DENİZ. Hem ruhumla hem bedenimle beni sevecek olan sana...

 

Önce sen öldür beni!

 

.....

Emine Başa