13 Mayıs 2012 Pazar

Mavi / Eylül Mektuplar -2-

Fotoğraf: Emine Başa

Mavi aydınlığım,

Umarım dünyada uzun süre kalmaz, ıssızlığın bağırdığı bu yerde gözkapaklarımı dokunuşsuz bırakmazsın.
Çünkü sen gözlerimi öpünce yokuşun en tepesindeki fener yanıyor. Görüyorum küçük bir yıldız gibi parlayan o mavi ışığı. Korkum ehlileşiyor o zaman. En azından korkmaktan korkmamam gerektiğini anlıyor, yokuşu çıkamasam da o ışığa bakma cesaretini kendimde buluyorum.

Ne güzel yanıyorsun! Yanmaya ve yakmaya devam et, yanmaya ve yakmaya devam edeyim; belki kendini kaybeder dil, belki şiir yapışır yakama, belki yeniden döner ana rahmine çocuk...

Ah çocuk/çocukluğum! Hoyrat masalların bilmelerle kirletilmiş beşiğinde büyütülmüş saflığım!

"Oysa gerçeğe varan susar," demişsin. Söyler misin bana, bu kadar yanarken bilmelerin odununda, ateş olup susmayı nasıl becereceğiz? Başka bir dil olmayı nasıl öğreneceğiz göğü tutmuşken öfke? Gerçek diye yutturulan saldırgan tecavüzlerle iğfal edilmiş ruhum, nasıl öğrenecek yeniden çocuk olmayı?
Beynimi susturmam gerek, Ah! Ruhumu bu iğfalden kurtarmam... İkiye böldüm kendimi, yetmedi! Dörde beşe böldüm yetmedi, yetmiyor! Birini sustursam diğeri bağırıyor avaz avaz be aydınlığım. Hele bir tanesi var, ne zaman düşlerimin bahçesine gitmeye kalksam yapışıyor saçlarımdan: "Sen burada oturacaksın, bilginin bahçesinde," diyor. İnsanın kendi üzerinde iktidar olması kadar korkunç bir şey yok. Bıraktım başkalarının yakasını, ellerim hep kendi yakamda!

Reddettiğim o kadar çok şey var ki. Gelecek dediğin nedir? Bir fırtınada, bir depremde, bir savaşta, bir darbede, bir bunalımda..bir bilmem hangi nedende çok kolay dağılıp parçalanan bir şey değil mi? Bu yüzden geleceksizim ben.

Hedefim de yok. Hem neyi hedefleyebilirim ki bunca kirlenen dünyada kendi adıma? Heybemde sakladığım mis kokulu sabunlar bu kiri arıtmaya yeter mi? Yetmez! İşte bak bu bilmeler bile acının gözbebeklerini getirip çiviliyor kendi gözbebeklerime... Gözbebeklerim büyüyor da, yine de alamıyor içine bütün dünyayı. Keşke alsa, keşke bütün dünyayı arındırsam gözbebeklerimin acısıyla, keşke bütün açları doyurup, bütün savaşları durdurabilsem!.. Ah razıyım o zaman acıdan ölmeye! Ama ölemiyorum işte hep böyle durmadan ölürken...
Bana reddetmek mi dedin? Reddetmenin yetmediği zamanlardayım. Söyler misin bana, zihni nasıl sıfırlayacaksın ölmek bile olmayan bu ölüm karşısında? Ya geçmişi hangi darağacında susturacaksın? O gözlerinin bağlanmasını reddediyor ve her defasında bağırıyor, "Bin ölür bin diriliriz," diye. Cellatlığım yetmedi! Bin öldü bin dirildi, diriliyor işte.

Ah öfkeliyim! Sen haklısın. Bilincimin üstündeki lekelerle boğuşmaktan, bir adım ötemde duran susma ve başka bir dilden konuşma gerçeğine yaklaşamıyorum bile.

Öfkeliyim işte. Bilge'ye değil, bilgiyi iktidar yapan ve korkutmak amaçlı kullananlara, "Ben bilirim" tavrının sakatlayıcılığını, yok ediciliğini anlamayan karanlık yüreklere, aynı bilginin başkası söyleyince yanliş, kendisi söyleyince doğru olduğunu sanan ahmaklara, her kafadan çıkan ayrı seslere, insanın ürettiğini çelmeleyenlere, çalanlara öfkeliyim..öfkeliyim işte!

Ve öfke şimdilik beni ayakta tutan vazgeçemediğim tek duygu. Vazgeçtiğim bir dolu şeyin yanına bu vazgeçmeyi de koyabilirsem, belki o dediğin yere gidebilirim. Acının o sonsuz ülkesine, şiire..

............

Bana AŞK'ı sorma!

O vapur iskelesinde neden bin yıldır beklediğimi sorabilirsin ... Ertelenmiş yaşamlara ayarlı o düş ayininde göğsüme taktığım kıskanç çiçeği sorabilirsin... Sihirli bir değnekle dolaştığımız ve yanılgılara sustuğumuz evvel tarih içinde bir ozanın gözlerinde inadına çakan o ateşi sorabilirsin... Türküsünde bir hırçın deniz taşıyan ozanın tarih kuyusundan geçerken bugün, sürgünlerde lal olmuş dilini, sonra da patlayan yüreğini sorabilirsin...

Ama bana AŞK'ı sorma!

Seni en aydınlık yerinden öpüyorum.



Öfkemin uyanık olduğu saat.
_________________
Eylül (Emine Başa



Mavi / Eylül Mektuplar -1-



Fotoğraf: Emine Başa






Mavi aydınlığım,

Nasıl anlatsam korkumu sana!

Hangi sözcüğü iliştirsem, hangi tümceyi tutuştursam parmaklarımın ucuna da sana korkumun resmini çizebilsem!.. Keşke konuşmayı bilmeseydim, belki o zaman anlatabilirdim. Ama şimdi sözcükler öyle çok ki içimde.. Çokluk bir kuyu olmuş çekiyor beni. İndikçe coşuyor sözcüklerin suya vuran aksi; hem kendi anlamı hem o anlamın çağrıştırdıkları devasa bir ayna olup yüzümde patlıyor. Çıkan sesten kulaklarım sağır oluyor, yüreğim boğuluyor... Kör kuyu değil üstelik, gözlerini dikmiş bana bakıyor. Belki de senin dediğin gibi tanrının gözleridir onlar!

"Hey kulum, gel alayım seni içime, yaratmanın o muazzam coşkusunda eriteyim. Saydamlaş ben erittikçe sözcüklerini, saydamlaş ki eksilttiğin her bir sözcüğün yerine anlam artsın, artsın ki yıkansın dünyanın anlamsızlıkla kirletilmiş duvarları..." diyor ışık. Onu duyuyorum ama gözlerine bakamıyorum. Çünkü bakarsam efsunlanacağımı biliyorum, saydamlaşacağımı... Debelenip duruyorum kuyunun içinde o gözlerle karşılaşmamak ve yüzümü bulabilmek için.. Bir korku kaplıyor o zaman içimi: ya bir daha yüzümü bulmayı başaramazsam?! Ya bir daha atmazsa yüreğim aynı ritimde?! Ya yıkılırsa duvarlarım?! O zaman yukarıya çıkmayı başaramam ki! Bundan dehşetli korkuyorum. Dediğin gibi, o sonsuzlukta çıldırmaktan... Çünkü daha şimdiden katlanamıyorum dünyanın kirine pasına. Saydamlaşırsam nasıl katlanırım olanlara? Ya olamayanlara?.Saydamlaşırsam bütün korunma duvarlarım da saydamlaşır, çıkar yerinden hiç bir zaman kendimi ait hissetmediğim ama tutunmaya çalıştığım dünyanın birkaç çivisi...

O kadar güçlü değilim!

Böyle durumlarda, kuyuya inerken belime bağladığım ipe yapışıyorum hemen el yordamıyla. Sözcüklerin sığ anlamına tutunup yukarıya çekiyorum kendimi, kulaklarımı tıkayıp müziği sonuna kadar açıyorum ve ağzıma ne gelirse savuruyorum! Şiir olmuyor o zaman. Şiir olmayışı rahatlatıyor beni. Ah nasıl anlatsam! Çünkü şiir olursa, bir kaç sözcüğe koca bahçeler sığdırmam gerek, budayarak ağaçlarımın dallarını her mevsim açtırmam, sonra da o budanmış dallarımı evrenin duvarına yapıştırmam gerek -ki o derinlere baktığında insanlar kendi yüzlerini görsün! Ve ben baktığımda kendi yüzümü göreyim öyle saydam haliyle, sonra da o saydamlıkta öteleri...  Öteler! Ah, korkumun biricik nedeni.!

O kadar güçlü değilim!

Hem, akreple yelkovan kulağıma yığıyor bütün tiktaklarını, gözüme gözüme sokuyor kadranının solmuş rengini.. Bundan sonra nereye gider ki insan?!

Serinledi hava. Birer birer gitti güneşin peşinden kanadına dünler takmış kuşlar. Ben koyup da o kanadın bir kıyıcığına dünlerimi, gönderemedim ki! Şimdi hep ikindi seanslarında gösteriliyor dünden kalan her film. Burada, içimin sıraları kırık yazlık sinemasında...

İkindi seanslarını bilir misin? Gösterilen filmin ışığının gün ışığına yenik düştüğü seansları? Soluktur suretler, soluktur perdedeki aşk. Ama sen yine de görürsün gözlerini zorlayıp o solgunlukta kendine yol bulan Ayhan Işık bakışını. İşte, netliğini kaybetmiş dünlerimde hala yol buluyor kendine o bakışlar, hala yorgun sözcükler çağıldıyor içimde, yorgun aşklar ve yorgun ütopyalar...

Daha çok ikindiyim artık. Dünlerimi daha çok örtüyorum ruhuma; çünkü sadece dünlerim ısıtıyor, bugünün incecik tülünü reddediyor bünyem; reddettikçe daha çok örtünüyorum, anlıyor musun beni? Böyle olunca budanamıyor bahçem, daha da çoğalıyor dallarım. Her bir dal sözcüğün bütün anlamlarında açıyor. Bu kaybolma öbür kaybolmadan iyi yine de... Çünkü bu kaybolmadan korkmuyorum, biliyorum tanıyorum...

Bak görüyor musun, bir korkuyu bile anlatmayı beceremiyorum ben. Sözcükler yumak yumak boğazımda... Kussam rahatlayacağım. Kusamıyorum!

Konuşmayı unuttuğum gün, diyorum, belki konuşmayı kustuğum gün başlayacak şiir. O zaman korkuyu da unutmuş olurum nasılsa... Ve nasılsa elimden tutar şiir. Cezam neyse razıyım o zaman... Tek bir şiir yazsam yeter!


Sancının bütün zamanları





____________________
Eylül (Emine Başa)