Fotoğraf: Emine Başa
Mavi aydınlığım,
Umarım dünyada uzun süre kalmaz, ıssızlığın bağırdığı bu yerde gözkapaklarımı dokunuşsuz bırakmazsın. Çünkü sen gözlerimi öpünce yokuşun en tepesindeki fener yanıyor. Görüyorum küçük bir yıldız gibi parlayan o mavi ışığı. Korkum ehlileşiyor o zaman. En azından korkmaktan korkmamam gerektiğini anlıyor, yokuşu çıkamasam da o ışığa bakma cesaretini kendimde buluyorum.
Ne güzel yanıyorsun! Yanmaya ve yakmaya devam et, yanmaya ve yakmaya devam edeyim; belki kendini kaybeder dil, belki şiir yapışır yakama, belki yeniden döner ana rahmine çocuk...
Ah çocuk/çocukluğum! Hoyrat masalların bilmelerle kirletilmiş beşiğinde büyütülmüş saflığım!
"Oysa gerçeğe varan susar," demişsin. Söyler misin bana, bu kadar yanarken bilmelerin odununda, ateş olup susmayı nasıl becereceğiz? Başka bir dil olmayı nasıl öğreneceğiz göğü tutmuşken öfke? Gerçek diye yutturulan saldırgan tecavüzlerle iğfal edilmiş ruhum, nasıl öğrenecek yeniden çocuk olmayı?
Beynimi susturmam gerek, Ah! Ruhumu bu iğfalden kurtarmam... İkiye böldüm kendimi, yetmedi! Dörde beşe böldüm yetmedi, yetmiyor! Birini sustursam diğeri bağırıyor avaz avaz be aydınlığım. Hele bir tanesi var, ne zaman düşlerimin bahçesine gitmeye kalksam yapışıyor saçlarımdan: "Sen burada oturacaksın, bilginin bahçesinde," diyor. İnsanın kendi üzerinde iktidar olması kadar korkunç bir şey yok. Bıraktım başkalarının yakasını, ellerim hep kendi yakamda!
Reddettiğim o kadar çok şey var ki. Gelecek dediğin nedir? Bir fırtınada, bir depremde, bir savaşta, bir darbede, bir bunalımda..bir bilmem hangi nedende çok kolay dağılıp parçalanan bir şey değil mi? Bu yüzden geleceksizim ben.
Hedefim de yok. Hem neyi hedefleyebilirim ki bunca kirlenen dünyada kendi adıma? Heybemde sakladığım mis kokulu sabunlar bu kiri arıtmaya yeter mi? Yetmez! İşte bak bu bilmeler bile acının gözbebeklerini getirip çiviliyor kendi gözbebeklerime... Gözbebeklerim büyüyor da, yine de alamıyor içine bütün dünyayı. Keşke alsa, keşke bütün dünyayı arındırsam gözbebeklerimin acısıyla, keşke bütün açları doyurup, bütün savaşları durdurabilsem!.. Ah razıyım o zaman acıdan ölmeye! Ama ölemiyorum işte hep böyle durmadan ölürken...
Bana reddetmek mi dedin? Reddetmenin yetmediği zamanlardayım. Söyler misin bana, zihni nasıl sıfırlayacaksın ölmek bile olmayan bu ölüm karşısında? Ya geçmişi hangi darağacında susturacaksın? O gözlerinin bağlanmasını reddediyor ve her defasında bağırıyor, "Bin ölür bin diriliriz," diye. Cellatlığım yetmedi! Bin öldü bin dirildi, diriliyor işte.
Ah öfkeliyim! Sen haklısın. Bilincimin üstündeki lekelerle boğuşmaktan, bir adım ötemde duran susma ve başka bir dilden konuşma gerçeğine yaklaşamıyorum bile.
Öfkeliyim işte. Bilge'ye değil, bilgiyi iktidar yapan ve korkutmak amaçlı kullananlara, "Ben bilirim" tavrının sakatlayıcılığını, yok ediciliğini anlamayan karanlık yüreklere, aynı bilginin başkası söyleyince yanliş, kendisi söyleyince doğru olduğunu sanan ahmaklara, her kafadan çıkan ayrı seslere, insanın ürettiğini çelmeleyenlere, çalanlara öfkeliyim..öfkeliyim işte!
Ve öfke şimdilik beni ayakta tutan vazgeçemediğim tek duygu. Vazgeçtiğim bir dolu şeyin yanına bu vazgeçmeyi de koyabilirsem, belki o dediğin yere gidebilirim. Acının o sonsuz ülkesine, şiire..
............
Bana AŞK'ı sorma!
O vapur iskelesinde neden bin yıldır beklediğimi sorabilirsin ... Ertelenmiş yaşamlara ayarlı o düş ayininde göğsüme taktığım kıskanç çiçeği sorabilirsin... Sihirli bir değnekle dolaştığımız ve yanılgılara sustuğumuz evvel tarih içinde bir ozanın gözlerinde inadına çakan o ateşi sorabilirsin... Türküsünde bir hırçın deniz taşıyan ozanın tarih kuyusundan geçerken bugün, sürgünlerde lal olmuş dilini, sonra da patlayan yüreğini sorabilirsin...
Ama bana AŞK'ı sorma!
Seni en aydınlık yerinden öpüyorum.
Öfkemin uyanık olduğu saat.
_________________
Eylül (Emine Başa
Umarım dünyada uzun süre kalmaz, ıssızlığın bağırdığı bu yerde gözkapaklarımı dokunuşsuz bırakmazsın. Çünkü sen gözlerimi öpünce yokuşun en tepesindeki fener yanıyor. Görüyorum küçük bir yıldız gibi parlayan o mavi ışığı. Korkum ehlileşiyor o zaman. En azından korkmaktan korkmamam gerektiğini anlıyor, yokuşu çıkamasam da o ışığa bakma cesaretini kendimde buluyorum.
Ne güzel yanıyorsun! Yanmaya ve yakmaya devam et, yanmaya ve yakmaya devam edeyim; belki kendini kaybeder dil, belki şiir yapışır yakama, belki yeniden döner ana rahmine çocuk...
Ah çocuk/çocukluğum! Hoyrat masalların bilmelerle kirletilmiş beşiğinde büyütülmüş saflığım!
"Oysa gerçeğe varan susar," demişsin. Söyler misin bana, bu kadar yanarken bilmelerin odununda, ateş olup susmayı nasıl becereceğiz? Başka bir dil olmayı nasıl öğreneceğiz göğü tutmuşken öfke? Gerçek diye yutturulan saldırgan tecavüzlerle iğfal edilmiş ruhum, nasıl öğrenecek yeniden çocuk olmayı?
Beynimi susturmam gerek, Ah! Ruhumu bu iğfalden kurtarmam... İkiye böldüm kendimi, yetmedi! Dörde beşe böldüm yetmedi, yetmiyor! Birini sustursam diğeri bağırıyor avaz avaz be aydınlığım. Hele bir tanesi var, ne zaman düşlerimin bahçesine gitmeye kalksam yapışıyor saçlarımdan: "Sen burada oturacaksın, bilginin bahçesinde," diyor. İnsanın kendi üzerinde iktidar olması kadar korkunç bir şey yok. Bıraktım başkalarının yakasını, ellerim hep kendi yakamda!
Reddettiğim o kadar çok şey var ki. Gelecek dediğin nedir? Bir fırtınada, bir depremde, bir savaşta, bir darbede, bir bunalımda..bir bilmem hangi nedende çok kolay dağılıp parçalanan bir şey değil mi? Bu yüzden geleceksizim ben.
Hedefim de yok. Hem neyi hedefleyebilirim ki bunca kirlenen dünyada kendi adıma? Heybemde sakladığım mis kokulu sabunlar bu kiri arıtmaya yeter mi? Yetmez! İşte bak bu bilmeler bile acının gözbebeklerini getirip çiviliyor kendi gözbebeklerime... Gözbebeklerim büyüyor da, yine de alamıyor içine bütün dünyayı. Keşke alsa, keşke bütün dünyayı arındırsam gözbebeklerimin acısıyla, keşke bütün açları doyurup, bütün savaşları durdurabilsem!.. Ah razıyım o zaman acıdan ölmeye! Ama ölemiyorum işte hep böyle durmadan ölürken...
Bana reddetmek mi dedin? Reddetmenin yetmediği zamanlardayım. Söyler misin bana, zihni nasıl sıfırlayacaksın ölmek bile olmayan bu ölüm karşısında? Ya geçmişi hangi darağacında susturacaksın? O gözlerinin bağlanmasını reddediyor ve her defasında bağırıyor, "Bin ölür bin diriliriz," diye. Cellatlığım yetmedi! Bin öldü bin dirildi, diriliyor işte.
Ah öfkeliyim! Sen haklısın. Bilincimin üstündeki lekelerle boğuşmaktan, bir adım ötemde duran susma ve başka bir dilden konuşma gerçeğine yaklaşamıyorum bile.
Öfkeliyim işte. Bilge'ye değil, bilgiyi iktidar yapan ve korkutmak amaçlı kullananlara, "Ben bilirim" tavrının sakatlayıcılığını, yok ediciliğini anlamayan karanlık yüreklere, aynı bilginin başkası söyleyince yanliş, kendisi söyleyince doğru olduğunu sanan ahmaklara, her kafadan çıkan ayrı seslere, insanın ürettiğini çelmeleyenlere, çalanlara öfkeliyim..öfkeliyim işte!
Ve öfke şimdilik beni ayakta tutan vazgeçemediğim tek duygu. Vazgeçtiğim bir dolu şeyin yanına bu vazgeçmeyi de koyabilirsem, belki o dediğin yere gidebilirim. Acının o sonsuz ülkesine, şiire..
............
Bana AŞK'ı sorma!
O vapur iskelesinde neden bin yıldır beklediğimi sorabilirsin ... Ertelenmiş yaşamlara ayarlı o düş ayininde göğsüme taktığım kıskanç çiçeği sorabilirsin... Sihirli bir değnekle dolaştığımız ve yanılgılara sustuğumuz evvel tarih içinde bir ozanın gözlerinde inadına çakan o ateşi sorabilirsin... Türküsünde bir hırçın deniz taşıyan ozanın tarih kuyusundan geçerken bugün, sürgünlerde lal olmuş dilini, sonra da patlayan yüreğini sorabilirsin...
Ama bana AŞK'ı sorma!
Seni en aydınlık yerinden öpüyorum.
Öfkemin uyanık olduğu saat.
_________________
Eylül (Emine Başa

