Hayır, ceplerinde A-Ş-K taşıyıp defterinden A-Ş-K kazıyanın rüyasını değil! O çoktan gitti geldiği yere. Tasını tarağını, martısını kanadını, dalgasını sandalını toplayıp gitti! Zaten hiç gelmemişti. İnsansız ve kirli bir cehennemden kaçırmıştım onu ben. Bir yüz yapmıştım ellerimle acemi, sonra etini kemiğini... Aşk sabunuyla yıkayıp ruh üflemiştim ciğerlerimden, giydirmiştim tertemiz. Ah! Nasıl da güzel kokuyordu. Rüyalarım o kokuyla Açıyor, Şavkıyor, Kanatlanıyordu. Kanım ve terim, bir adım atmayan uysal köle, çok çok ağzında sabaha belli belirsiz bir küfür, kokuyla sarhoş sızıyordu.
Yanlış anladın Deniz. Özlediğimi de nereden çıkarttın?! İnsan, emek
vermeyen ve emek verilmesine izin vermeyeni özlemez! Ben onu uydurdum, sen
inandın, rüyam kandı, bu kadar! Her şey kendimden ve kendime.
Burnumun direğine mavinle bakmayı bırak Deniz! Hissetmeyi göremezsin. Bu kadar büyük değilsin!
Of!Tamam, geri aldım. Affet beni! İçimin dalgası dalganı aşınca korkuyorum, duvarlarımın mavisi mavini sayıklayınca kızıyorum, penceremin karası yakamozunu saklayınca utanıyorum, akvaryumumdaki balık balıklarını kovalayınca kızarıyorum... Ben galiba aklımı kaçırıyorum!
Hadi dalga dalga gel, mavi mavi bak, yakamoz yakamoz parla, balıklarını topla dinle beni. Sana başka bir rüya anlatmaya geldim:
Dün gece kanım ve terim ayaklandı Deniz. Unuttu köle olduğunu. Ayaklandı da yastıkları işgal etti. Sonra o ıslak yastıklar üşüttü hatıralarımı. Yine de ağlamadım Deniz! Kanıma ve terime ‘yardım ve yataklık’ yapmadım. Sana geldim. Belki üstümü örter ısıtırsın beni. Isıtırsan belki çözülür dilim, unutur birbirini vurmayı dişlerim.
Birbirini vurmayan bir dişlerim kalmıştı Deniz!
Dünyanın insanları çıldırdı! İnsan mı dedim? Yok canım! Şimdi insan, varsa yoksa etnik, varsa yoksa "ben" ve "öteki", varsa yoksa "ya sev ya terket", varsa yoksa..varsa yoksa...
Ah! Duvarlar yıkıldı, biz altında kaldık Deniz!. Yetmedi, gömlek giydirildi. Tehlikeli delilere dönüştük. Şimdi o duvarların son kalıntılarını da birbirimizi yok etmek için kullanıyoruz Deniz. Deli gömleği giydiricileri ellerini oğuşturuyor, şırınga üreticileri ceplerini dolduruyor...
--Başladım yine ünlemlere, parantezlere, üç noktalara Deniz. Sen de durdur(a)mazsan, ben hiç şiir yazamayacağım, susamayacağım, susup asamayacağım sözcükleri dağlara… “Susmak” demiştin ya Deniz, “konuşmaktır dağların dilini. Şiirin yangınını avuçlamaktır. ‘Sus’ diyenlere, ‘otur’ diyenlere hani kırmızı bir duman; uzaktaki yeşilin söktüğü alfabeyi…”
--Ah Deniz! Bir gün susabilme umudum da tükeniyor ölümle değişirken haritalar. Sınır boylarında, ah paylaşım savaşlarında!.. Kara delikler değil bombaların açtığı delikler yutuyor evrenselliği(mi). İlle de sınır, sınır ötesi, sınır berisi... Oysa aşk her yerde aşk, ekmek her yerde ekmek... Aynı koku veya kokusuzluk sınırsızlıkta. Hadi kurtar beni bu zulümden, bu şiirsiz evrenden. Dağların dibine gömsen de razıyım. En azından umudumun ucundan yak!
Bana öyle bakma, Deniz. Çıldırdıysam tehlikeli değilim henüz. Aklım dağınık sadece ve parçalarımı toplayacak senden başka kimsem yok.
Bana öyle bakma, dedim Deniz!
Senin hiç topacın oldu mu? Bana öyle bakma! Sen hiç rüyanda, topacının bir film bobininde döndüğünü gördün mü? Benim rüyamda topacım bir film bobininde dönüyordu. Benekleri kırmızı kırmızı, çatlağı derin derin, teni yeşil yeşil… Almaya uzanıyordum. Tam alacakken kopuyordu şerit bobinden. Yoğurtçunun ziline yapışıyordu alev, uçurum ve orman. Bana öyle bakma! Mahallenin duvarında patlıyordu zil. Açılan delikten elmalı şeker eriyordu. Saflık yeniliyordu. Tamiri olanaksız silüetlere geçiyordu sonra sahne. Ne kadar yenilersen yenile yarısı görünmüyordu tramvayın. Sesimi kuşanıp saldırıyordum kopartıcıların üstüne:
- heeey makinist!
yapıştır şu zamanı
tekerleğini alıp kaçmasın tramvay
çocuklar sevmez yalnız oynamasını
Bana öyle bakma! Ama donuk donuk bakıyordu annemin gözleri isli perdeden. Eski zamanlarda olsa kızardı bağırarak: “Karışma öyle her şeye! Dünyayı düzeltmek sana mı kalmış!” Rüyamda hiç kızmadı. Sessiz bir şarkıya başladı. “Ben seni unutmak için sevmedim”. Şarkının notasından düşüyordu sesi. Maestronun sopasından aşksızlık sarkıyordu. Oysa aşk her yerde aşk, ekmek her yerde ekmekti. Bana öyle bakma!
--Mutfakta yemek pişirirken hâlâ aynı şarkıyı söyler annem. Kapıdan geçen yoğurtçunun teri damlamaz artık yemeğine. Unutmuştur çoktan tarihin güzelliğe direndiği zamanları. Şarkıyı ezbere söyler. Ezber hayatları anlatsan dinler annem. Açlığı, yoksulluğu, savaşı anlatsan dinler. Öylece dinler, ama ağzını her açtığında şarkıyı ezbere söyler.
- heeyy annem!
bağır şu şarkıyı
yetmedi mi suskunluğunun
yemeğine kattığı o tarih dolusu tuz?
Islıklar kurşun gibi perdeye yağıyordu. Göstermelik bir direnci yönetiyordu bu kez maestro. Bana öyle bakma! Ceplerden hemen çıkarılan bayraklarla yazlık sinema terk ediliyordu. Ayak altında kalmış çöpleri süpürüyordu bir çöpçü. Sesim çöplerin arasında şiirsizliğe kirleniyordu. Bana öyle bakma! Rüyam kırılıyordu.
Senin hiç topacın oldu mu Deniz?
*********************
Emine Başa

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder