Fotoğraf: Emine Başa
Gitmek üzereydim. Otobüs hareket etmek üzereydi. Sürücüsü yoktu. Kendi kendine viraj alan, güneşli puslu yollardan kendi kendine geçen bir otobüstü ve yolculuk etmek çok tehlikeliydi. Zaten bu yüzden boştu. Ama ben gidecektim!
Bu karara varmam kolay olmamıştı. Yok Ülke arayıcısı bir başkasıyla
verilmemiş sözümüz vardı. Birlikte gidecektik. Sonra nasıl olduysa Var
Ülke’nin yasaları girdi araya ve birlikte gitmemize engel oldular! Hep
olurlar ve hep vardırlar! Bu ‘olur’ ve ‘var’lar yüzünden kaybettik
birbirimizi. Daha fazla kaybolmayı önleyecek tek şey birimizden birinin
yolculuğa yalnız çıkmasıydı; o zor, o çileli ve tehlikeli
yolculuğa...
O zor, o çileli ve tehlikeli yolculuğa tek başına çıkmaya hazırlanan adamı,otobüs tam da hareket etmişken yakalamıştı kadın daha önce. Soluk soluğa yetişmiş, bir alevlenip bir sönen gözlerle pencereden bakan adama el sallamıştı. Adam şaşkın, ürkek, elini kaldırıp kaldırmamak arasında bocalarken hareket edivermişti otobüs. Kadın yine de koşup yetişmiş, kapının kolundan tutmuş, tek ayağını otobüsten içeriye atmış, sarsıntıdan düşecek gibi olmuştu.
Soluk soluğa içeriye girdiğinde adamın yerinde olmadığını görmüş,
şaşırmıştı. Oturduğu yerde bir not vardı: “Sen Yok
Ülke arayıcısı olamazsın!
Kısa beklentilere çıkıyor senin yolun. Yaşamla kavgamız vardır. Yol uzun, çileli, tehlikeli ve zordur." Sarsılmıştı kadın; uzun süre eli yüreğinde asılı beklemiş, dökülen keder parçacıklarını nereye koyacağını bilememişti.
Adamı incitecek ne yapmıştı? İncitmiş miydi? Hissettiklerini yok sayıp
söylememeyi tercih etse, içinde çoğalmasına nasıl engel olacaktı? Çoğaldıkça daha fazla incitmeyi göze alması gerekmeyecek miydi? Daha az incitip dürüst olmayı seçti. Yok Ülke’de geçerli olan yasalardan birini…
"Gözlerimi kapıya kilitleyip dönecek anahtar sesini beklemekten yorgun
düşüyorum. Geceyi sürmekten saçlarım sızlıyor diplerinden. Oysa sen gecenin saçlarına karanfil takıyorsun o saatlerde. Çöp tenekelerine tekme savurup karanlığı afişliyorsun. Afişe yerleşiyor benden göçen gözlerin. Yerleştiğin yeri aydınlattığını sanıyorsun. Ben karanlığı içerken aydınlanabilir mi bardağın dibi? Aşksız bir devrimi neyleyeyim!"
"Aşk, göç yollarından geçen yaralı bir ceylandır. Sürgünlerin alnındaki
kurban izidir. Bu izle sokuluyoruz birbirimizin kuytusuna; oradan oraya
savrulanları bu izle topluyoruz. Oysa sen vurulmamış bir ceylan olmak
istiyorsun! Yok Ülke'ye vardığımızda vurulmamış tek bir kişi bile
kalmayacak!"
Kadın koltuktaki notu özenle almış, diğer notların arasına koymuştu. Bavulu, valizi, çantası, hiçbir şeyi yoktu. Yalnızca o notlar... Yok Ülke’de sadece bunlara gereksinmesi olacaktı. Adamın kokusuydu o notlar; sesi, rengi, izive giziydi…
İlk mola yerinde otobüsten indiğinde emindi: Önce vurulacaktı!
Bir süre, yolun hiç kıvrımsız uzanışını seyrettim. Bütün çıkışlar düzdü.
Yollar, varışa yakın virajlanıyor, çatallanıyor, pürüzleniyordu. Önemli
olan, yola çıktıktan sonraki engellerden korkup geri dönmemekti.
Dönmeyecektim! Korkuyor muydum? Korkuyordum! Gidecektim!
Başımı cama yasladım. Alnımdan yapışan leke, nefesimin buğusuna kırmızıyollar bırakıyordu. Gülümsedim. Silip dışarıya baktım. Birden bir elin sallandığını gördüm. Önce tanımakta güçlük çektim. Dışarısı puslu, içim tınısız, gözlerim üç derece miyoptu. Sonra tanıdım. Yok Ülke arayıcısı adamdı. Kocaman, bez bir pankarta şunları yazmıştı: “Korkuyorum, çok kötüyüm, konuşmak istiyorum! Öyle çok öyle çok konuşmak istiyorum ki!..”
Otobüs motoru çalıştırdığında telâşlandım. Hemen camın buğusuna şunları yazdım: “Ben de korkuyorum, ben de çok kötüyüm ve korkumu anlatacağım biri olsun istiyorum.” Otobüs hareket ettiğinde ise yüreğimin bütün damarlarını yeniden kaybettim sandım. Ama koşup yetişmişti. Kapının kolundan tutmuş, tek ayağını otobüsten içeriye atmış, sarsıntıdan düşecek gibi olmuştu.
Soluk soluğa içeriye girdiğinde ben yerimde oturuyordum. Yüreğim damarlarına kavuşmuş, nasıl atacağını bilemediğinden koşturup duruyordu.
"Beni bırakıp gidiyordun demek!?"
"Seni hiç bırakmadım! Kokunu, sesini, rengini, izini ve gizini
götürüyordum."
"Nereye gitsem, kime gitsem yolum hep sana çıktı. Beni de götürür müsün? Ya da birlikte gidelim tutuşturup ellerimizi."
"Yolun hep bana çıktığı için mi hâlâ korku dolu bakıyor gözlerin? Onun için mi siyah tonunu artırmış? Siyah, içinde korkuyu barındırmazsa güzeldir. Hatta sıcak bile olabilir. Evet evet sıcak ve siyah... Olmaz gibi gelse de bir çift gözde kanı bile tutuşturabilir. Bana yüzünü yaklaştır. Göz kapaklarına dokunup korkunu alacağım! Sen de benim korkumu alır mısın gözlerimden? Ve dinler misin korkularımı?
Peki ama neden titriyorsun bu kadar? Üşüyor musun? Sana hırkamı verebilirim. Benim üşümem geçti gözlerine bakınca. Yalnız mor bir hırka bu. Başka hırkam yok. Ama sıcak tutar seni, üşümezsin. Kendim ördüm. İlmek, ilmek... Yıllarca sürdü. Çok söktüm, yeniden yeniden başladım ve sonunda bitirebildim. Hiç kimseye vermemiştim. Ama sen hiç kimse değilsin alnındaki bu izle.
Hadi, alnımdaki bu izi al ve Yok Ülke'nin yollarını afişle. Bizi bulsun,
göçmekten göçmüş insanların gözleri.”
**********
emine başa

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder