21.04.2025

ÖYKÜ- KENT IŞIKLARINI YAKTI

 



                                                                Fotoğraf: Emine Başa


 

kentin bu kesimi

bu sokak

bu ev

bu oda 

 

-I-

"Elbette girebilirsiniz. Ben geceleri hep beklerim. Son vapuru, son treni kaçırmış, sokakta kalmış biri olur da belki, kapımı çalar diye beklerim. Kapımı çalmalarını öyle çok isterim ki... Ah! Nasıl da isterim, özlerim..."

 "Önemli bulmaz olur muyum hiç savrulup giden yaşamlarımızdan söz etmeyi. Rastgele bir kitabın, rastgele bir sayfasını açar gibi, evet. Usulca ve bu kadar basit! Yüreklerimize sığdıramadıklarımız bir kitaba sığmışsa eğer, okumaya değer bulmaz olur muyum hiç!"

 "Yoo! Ağlamıyorum! Bakmayın siz gözlerimde biriken ışıltıya, sevinçtendir! "  

 "Özür dilerim! Hâlâ almadım sizi içeriye. Telâşımı bağışlayın ve de şaşkınlığımı. Girin girin, lütfen girin, durmayın kapıda öyle. Uzun yoldan geldiniz, üşümüşsünüzdür. Sıcak kahvem var, soba da yanıyor, şimdi ısınırsınız."

 "Şöyle oturun. Odanın en rahat yeridir. Minderlerin pamuklarını yeni attırdım, yorgunluğunuzu ve  ranzaların soğukluğunu alır."

 "Tabii kapatırım ışığı. Zaten geldiğinize göre yanmasa da olur. Yalnız, gözlerinizi görebilmem için perdeyi biraz aralamama izin verin. Gözleriniz siyahtı. Ben sizi hiç unutmadım. Saçlarınız uzamış biraz, gözlük de takmışsınız... Ne yalan söyleyeyim, yakışmış. Sizi ben hiç unutmadım. Öyle çok anımız var ki sizinle. İnsan düşlerden de anı edinebilir, değil mi? ."

 "Başka şeyler de anımsıyorum: Siz öyküler yazmak istiyordunuz insanın yüreğini deli deli çarptıran, bense bir film çekmek istiyordum, çok büyük bir alana kurulmuş dev bir perdede gösterilen. Size filmden bir kare anlatmış, 'Kimseye söylemeyin,' demiştim. Ve siz bana bir söz vermiştiniz: O çok büyük alana, o çok büyük perdeyi kurmama yardım edecektiniz."

 "Bunca yıl geçti, unutmuş olmanıza şaşırmadım. Ama biraz, nasıl söylesem, anısasaydınız sevinirdim. Neyse neyse, ben de zaten filme başlamamıştım. Başlama umudunu hep korudum ama, yıllara ve acılara rağmen..."

 "Sustunuz! Ama gözleriniz saklamıyor söylemek istediklerinizi. Çok daha derin, çok daha içerden konuşur gözler, değil mi? Üstelik geceyse ve dışarda ay varsa. Tıpkı şu an olduğu gibi."

 "Gözleriniz hâlâ siyah. Karanlıkta nasıl gördüğümü mü soruyorsunuz ve gözlüğe rağmen? Ay yeterli değil mi aydınlatmaya? Üstelik sizin gözleriniz aydan daha parlak, daha çıplak. Öyle çıplak ki aya bakmama  gerek bile yok; çünkü orada görüyorum, tam dolunay. Kendimi de orada görüyorum. Karanlık olsaydı göremezdim. Bakın nasıl da parlıyor gözbebeklerim. Karanlık sadece karanlıktır evet, ama gece sadece karanlık değildir. Sizin gözleriniz yansıtan... Sizin gözleriniz geçmiş ve gelecek... Sizin gözleriniz gece ve gecenin gözleri sizin gözleriniz."

 "Evet, benim saçlarım da uzadı. İlk karşılaştığımızda kısaydılar oysa, değil mi? Gözlüklerim mi? Sanki bin yıldır kemiği olmayan burnumun üzerinde tutmaya çalışıyorum onları. Geriye ittikçe düşüp yarısını açıkta bırakıyorlar gözlerimin. Ve ben yarısı bozuk, yarısı gözlükle onarılmış gözlerle bakıyorum şimdi geceye!"

 "Gülümsediniz! Komik bir durum değil mi? Ama komik olması, gülümsemenizin ötesinde etkilemiyor yine de sizi! Çünkü hâlâ hüzünlüsünüz, gözlerinizin yarısı hâlâ uçurum ve hâlâ gecenizde panzer izleri... Birazdan gidecek olmanız mı bu hüznü artıran? Ama nereye gideceksiniz bu saatte ve her yer kapalıyken?"

"Birkaç saatimiz var ama, değil mi? Ve bu birkaç saate, evet, bir yaşam sığabilir. Hangi tondan söylerseniz söyleyin, ortalama kırk yıl, dörtyüzseksen ay, ondörtbinaltıyüz gün, üçyüzellibindörtyüz saat, yirmibirmilyonyirmidörtbin dakika, evet birkaç saate sığabilir! İster misiniz bu akşam birkaç saate sığanları değil, sığmayan, taşan, uçsuz bucaksız denize dökülen, oradan kayalıklara çarpıp patlayan yaşamlarımızı konuşalım sizinle? İster misiniz?"

"Gitmeyin, kalın bu akşam. Lütfen, gitmeyin! Sizi bekleyenler biraz daha bekleyebilirler. 'Yolumu kaybettim,' dersiniz. Ya da onlar çoktan öğrenmişlerdir götüreceğiniz haberi. Ama şimdiyi, şu anı bir daha yakalayabilir misiniz, yakalayabilir miyim? Bir daha kapımı çalabilir misiniz bu tondaki bir merhabayla? Hem, daha daha ötelere açılmaya söz vermiştik sizinle; bunu da mı anımsamıyorsunuz?! Açılıp kıyıkentini bulacaktık birlikte?! Yok Ülke'yi?! Onca yolun birkaç saatte alınamayacağını biliyor olmalısınız."

"Bütün bu anılar, bu düşler biraz daha kalmanız için bir neden olamaz elbette. Ben ısrar etmiyorum ki! Belki de kent ışıklarını yakar diyorum yalnızca. Kent ışıklarını yakınca... Ama her şeyi unuttuğunuza göre, kentin ışıklarının yanması da bir anlam ifade etmeyecek size!"

 "Lâfı değiştiriyorsunuz! Pekâlâ! Geldiğinizden beri bir kere bile gülümsemedim mi sahiden? Oysa ben, daha geldiğiniz anda, sizi kapıda görür görmez gülümsediğimi... Sanmışım demek ki! Demek ki bu yüzden gülümsememdeki çatlamış cam donukluğu..."

 "Nedenini söyleyebilmem için kentin ışıklarının yanması gerek. Ama ışıklar yok ki! Kent karanlık! İnsanlar birer birer söndürüp gittiler değersizliğin değer olduğu ülkelere! Ölü bir kent burası! Bu yeryüzü..."

 "Bu evin ışıkları mı? Bu evin ışıkları, kentin bu kesiminde, bu sokakta, bu evde, bu odada beni bulacağınızı biliyormuş hissine kapılmanız için yakıldılar. İnsanın bıraktığı şeyleri bir daha yerinde bulamamasının kederi üstünüze sinmesin diye. Bu hisse kapılmanız ve gelip kapıyı çalmanız için. Gelip geceyi düşlerinizle döllemeniz için."

 "Çünkü bu saatlerde deniz sessizdir; ne bir gemi, ne bir sandal geçer. Ama biliyor musunuz, ben uzaktan bir geminin geçtiğini varsayıyorum. Bir yelkenli... Adı ÖZGÜRLÜK olan, kocaman, beyaz bir yelkenli... Adının niye ÖZGÜRLÜK ve niye yelkenli olduğunu bilmiyorum. Bu adı ilk nerede ve ne zaman duyduğumu da. Hayır geçmiyor, orada öylece duruyor. Bordasında denizin ışıltılı gölgelerinin oynadığını görüyorum. Sulara atlayıp çoktan orsalanmış yelkenliye yetişmeye çalışıyorum. Orada takılıyor resim! Mavi ve derin denizin -evet, mavi oluşu derinliğindendir- içinde, ortasında, bezleri rüzgârla şişirilmiş ve adı ÖZGÜRLÜK olan beyaz yelkenliye kulaç atıyorum. Ne o benden uzaklaşıyor ne ben ona yaklaşabiliyorum. Öylece, suya atladığımda neyse o... Rüzgâr çıkar mı dersiniz? Bir yelkenlinin orada öylece durması..."

 "Ama siz benim sorularıma yanıt vermiyorsunuz! Saatinize bakıyorsunuz ısrarla! Gitmek mi istiyorsunuz? Peki ama nereye?"

 "Özür dilerim! Böyle ısrar etmemeliyim. Ne de olsa siz bir düş gezginisiniz! Düşlerinizi parasız dağıtıyorsunuz. Aslında ısrar etmeyi hiç sevmediğimi, aynı şekilde bana da ısrar edilmesinden hiç hoşlanmadığımı, bunun zorunluluklara yol açtığını, zorunluluklardan nefret ettiğimi biliyorsunuz. Ama bu akşam ne oldu bana bilmiyorum. Galiba sizi böyle yıllar sonra karşımda görünce!.."

 "Haklısınız. Uzun süre bir yerde kalmanın çizgilere yol açtığını, o çizgilerin insanı kısırlaştırdığını biliyorum. Çizgilerin içinde kalmak kurallara boyun eğmeyi getiriyor, zorunluluklara hapsolmayı... Bunun dışında kalmanın tek yolu gitmek. Yol boylarınca, aklımızca, yüreğimizce gitmek. İç yolculuklarına çıkmak. Sizin yaptığınız gibi, haklısınız. Ama keşke bilmek yetseydi!"

 "Ben de gideceğim bir gün; bundan size söz etmiş miydim? Bilmenin yeterli olduğuna ve kalbimin artık ağrımadığına inandığım gün... Varmak istediğim bir yerin olduğundan emin olmadan, varmak istediğim yeri çok da iyi bilerek, her şeyi bırakarak, hiçbir şeyi bırakmayarak da gitmek... Yalnızca kendimi götürerek, yalnızca kendimi götürmeyerek de gitmek... İstemekle varmak arasındaki o sonsuz, o eğri büğrü yolu yakaladığımda bu isteğimi mutlaka gerçekleştirmek istiyorum. Hiçbir şey için geç kalınmamıştır değil mi? Geç kalınan ve geciken AŞK'lar dışında..."

 "Ah! Üşüdüm! Yağmur başlamış. Hiç farkına varmadım. Sizinle konuşurken kendimi unutuyorum. Pek çok şeyi unutuyorum. Ama Vivaldi'yi sevdiğinizi unutmadım. Sizin unutmuş olmanızın ise hiç bir önemi yok, inanın. Önemli olan burada olmanız ve şu an. Dinlemek ister miydiniz Vivaldi'yi? Hem bu gece Vivaldi'den başka ne dinlenebilir ki!"

 "Evet, uzaktan ezan sesi geliyor. O kadar olmuş mu? Ama hâlâ gece... Ben zamanı unutmak istiyorum. Öyle çok, öyle çok unutmak istiyorum ki... Zamanı anımsatacak hiçbir şey olmasın istiyorum; ne ezan sesi, ne saat, ne Vivaldi... Ne zaman geldiğinizi, ne zaman gideceğinizi unutmak... Sizin içeride benim dışarıda ne kadar süreyle kaldığımızı u-nut-mak..anlıyor musunuz! Bir tür hafıza kaybı, ya da bir tür cenin yaşantısı, zaman ve uzam yokluğu... Unutursam, zaman da tanımlanmış olmaz nasılsa, değil mi? Gecede durur zaman. Yiter gerçeklik duygusu."

"Of! Karıştırdım iyice! Gitmeyin! Hâlâ her yer kapalı, kent karanlık ve ben size ısrar etmiyorum! Gülümsediğimi nasıl anlayacağımı merak etmem ısrar ettiğim anlamına gelmez, değil mi?"

"Ama siz benim sorularıma?.. Uyumuşsunuz! "

 

"Uyuduğunuza göre söyleyebilirim rahatlıkla: Gözlerinizin yarısı ne kadar uçurumsa ağzınızın yarısı o kadar çocuk... Güzel, saf, öpülesi..."

 -II-

 "Evet. Uzun süredir uyuyordunuz, yeniden gece oldu bakın. Yoo! Özür dilemeyin. Yorgundunuz, onca yoldan gelmiştiniz..."

 "Ben mi? Ben hiç uyumadım. Neler yaptığımı öğrenmek ister misiniz?"

 "Önce gözlüklerinizi aldım gözlerinizden. Sağa sola döndüğünüzde canınızı acıtsın istemedim. Sonra üzerinizi örttüm. Tam karşınıza, şu koltuğa oturup sizi seyrettim. Saatlerce... Saçlarınıza, yüzünüze dokundum. Bir ara öptüm sizi. Dudaklarınızdan... Denizin tadı vardı; mavi-derin-geniş bir deniz... Dokunulmamış, kuşların ve gemilerin uğramadığı ve bu yüzden bütün mavi-derin-geniş denizlerin taşıdığından da çok tuz taşıyan bir tattı bu. Yakıcı, kavurucu... Ama serin, öyle serin ki, ürperten... Daha çok, ateşlendiğinizde oluşan sıtma gibi... Bu ürpermeyi duymasaydım sanki bir daha size dokunamayacaktım. Ama bu serinlik şaşırtıcı bir rahatlıkla çağıran, korkuları azaltan bir serinlikti. Çünkü eğer öyle olmasaydı, başımı yüreğinizin üzerine koymaz, orada uzun süre kalarak dalga seslerini dinleyemezdim!"

 "Evet doğru. Başımı yüreğinizin üzerine koydum. Dalga sesleri geliyordu. Üstelik her yanınız, ama her yanınız deniz kokuyordu! İçiniz dışınız denizdi sizin! Hani, bir tepeden bakıldığında atlayacakmış gibi olur ya insan, hani, atlasa boğulmayacakmış hissine kapılır, öyle... Ama, başımı yüreğinizin üzerine koymakla yetindiğimi, duyduğum dalga sesleriyle avunduğumu, avunmak istediğimi, bunu seçtiğimi söyleyebilirim. Çünkü o sıra güzel, güneşli bir günde, mavi-derin-geniş bir denizde, bir sandal içinde, sizinle çoook ötelerde görünen ince bir karaltıya doğru ağır ağır, telâşsız ve dingin kürek çekiyorduk. O karaltıya ulaşacağımızdan emin olarak ve olmayarak da... Çok az da olsa ulaşma olasılığı varken bunu yitirmeyi göze alamazdım!"

 "Bu soylu, bu diretgen gidişe dalmışken sayıkladınız! 'Yaklaşıyor muyuz, yoksa bana mı öyle geliyor,' dediniz. 'Yaklaşıyoruz,' dedim. Gülümsediniz..."

 "Ben yüreğinizde dinlenmiştim. Kalktım, pencereyi açtım, yüzümü geceyle yıkadım. Bir avuç da sizin için toplayıp yüzünüze serptim, uyandınız. Birden sizin yüzünüzle benim yüzüm arasında  mavi bir aydınlık belirdi. Sizin yüzünüzden benim yüzüme yansıyan, sonra benim yüzümden tekrar sizin yüzünüze yansıyan bu maviyi görünce içimdeki ürperti arttı. Ellerimle yüzüme dokundum. Hayır, görmeliydim! Hemen aynaya koştum. Benim yüzüm de ışımıştı! Pırıl pırıl parlıyordu! Gözlerim, burnum, yanaklarım, en çok da saçlarım... Sanki gökyüzü saçlarımı mesken tutmuştu da, yıldızlar mutluluktan oynaşıyorlardı. Ay çeneme yerleşmiş gülümsüyordu. Ve gülümsemek bana yakışıyordu! Kendimi hiçbir zaman bu denli güzel bulmamıştım!.."

 "Birden hatırladım, pencereye koştum... İnanılmaz bir şeydi bu! Kent ışıklarını yakmıştı!“

 

"KENT IŞIKLARINI...

 

KENT IŞIK...

 

IŞIK ..."

 "Gelin gelin, siz de bakın. Gözlükleriniz başucunuzdaki sehpanın üzerinde..."

 

.................


Emine Başa

 

Hiç yorum yok: