Fotoğraf: Emine Başa
kentin bu kesimi
bu sokak
bu ev
bu oda
-I-
"Elbette girebilirsiniz. Ben
geceleri hep beklerim. Son vapuru, son treni kaçırmış, sokakta kalmış biri olur
da belki, kapımı çalar diye beklerim. Kapımı çalmalarını öyle çok isterim ki...
Ah! Nasıl da isterim, özlerim..."
"Önemli bulmaz olur muyum hiç
savrulup giden yaşamlarımızdan söz etmeyi. Rastgele bir kitabın, rastgele bir
sayfasını açar gibi, evet. Usulca ve bu kadar basit! Yüreklerimize
sığdıramadıklarımız bir kitaba sığmışsa eğer, okumaya değer bulmaz olur muyum
hiç!"
"Yoo! Ağlamıyorum! Bakmayın siz
gözlerimde biriken ışıltıya, sevinçtendir! "
"Özür dilerim! Hâlâ almadım sizi
içeriye. Telâşımı bağışlayın ve de şaşkınlığımı. Girin girin, lütfen girin,
durmayın kapıda öyle. Uzun yoldan geldiniz, üşümüşsünüzdür. Sıcak kahvem var,
soba da yanıyor, şimdi ısınırsınız."
"Şöyle oturun. Odanın en rahat
yeridir. Minderlerin pamuklarını yeni attırdım, yorgunluğunuzu ve ranzaların soğukluğunu alır."
"Tabii kapatırım ışığı. Zaten
geldiğinize göre yanmasa da olur. Yalnız, gözlerinizi görebilmem için perdeyi
biraz aralamama izin verin. Gözleriniz siyahtı. Ben sizi hiç unutmadım.
Saçlarınız uzamış biraz, gözlük de takmışsınız... Ne yalan söyleyeyim,
yakışmış. Sizi ben hiç unutmadım. Öyle çok anımız var ki sizinle. İnsan
düşlerden de anı edinebilir, değil mi? ."
"Başka şeyler de anımsıyorum: Siz
öyküler yazmak istiyordunuz insanın yüreğini deli deli çarptıran, bense bir
film çekmek istiyordum, çok büyük bir alana kurulmuş dev bir perdede
gösterilen. Size filmden bir kare anlatmış, 'Kimseye söylemeyin,' demiştim. Ve
siz bana bir söz vermiştiniz: O çok büyük alana, o çok büyük perdeyi kurmama
yardım edecektiniz."
"Bunca yıl geçti, unutmuş olmanıza
şaşırmadım. Ama biraz, nasıl söylesem, anısasaydınız sevinirdim. Neyse neyse,
ben de zaten filme başlamamıştım. Başlama umudunu hep korudum ama, yıllara ve
acılara rağmen..."
"Sustunuz! Ama gözleriniz
saklamıyor söylemek istediklerinizi. Çok daha derin, çok daha içerden konuşur
gözler, değil mi? Üstelik geceyse ve dışarda ay varsa. Tıpkı şu an olduğu
gibi."
"Gözleriniz hâlâ siyah. Karanlıkta
nasıl gördüğümü mü soruyorsunuz ve gözlüğe rağmen? Ay yeterli değil mi
aydınlatmaya? Üstelik sizin gözleriniz aydan daha parlak, daha çıplak. Öyle
çıplak ki aya bakmama gerek bile yok;
çünkü orada görüyorum, tam dolunay. Kendimi de orada görüyorum. Karanlık
olsaydı göremezdim. Bakın nasıl da parlıyor gözbebeklerim. Karanlık sadece
karanlıktır evet, ama gece sadece karanlık değildir. Sizin gözleriniz
yansıtan... Sizin gözleriniz geçmiş ve gelecek... Sizin gözleriniz gece ve
gecenin gözleri sizin gözleriniz."
"Evet, benim saçlarım da uzadı.
İlk karşılaştığımızda kısaydılar oysa, değil mi? Gözlüklerim mi? Sanki bin
yıldır kemiği olmayan burnumun üzerinde tutmaya çalışıyorum onları. Geriye
ittikçe düşüp yarısını açıkta bırakıyorlar gözlerimin. Ve ben yarısı bozuk,
yarısı gözlükle onarılmış gözlerle bakıyorum şimdi geceye!"
"Gülümsediniz! Komik bir durum
değil mi? Ama komik olması, gülümsemenizin ötesinde etkilemiyor yine de sizi!
Çünkü hâlâ hüzünlüsünüz, gözlerinizin yarısı hâlâ uçurum ve hâlâ gecenizde
panzer izleri... Birazdan gidecek olmanız mı bu hüznü artıran? Ama nereye
gideceksiniz bu saatte ve her yer kapalıyken?"
"Birkaç saatimiz var ama, değil
mi? Ve bu birkaç saate, evet, bir yaşam sığabilir. Hangi tondan söylerseniz
söyleyin, ortalama kırk yıl, dörtyüzseksen ay, ondörtbinaltıyüz gün,
üçyüzellibindörtyüz saat, yirmibirmilyonyirmidörtbin dakika, evet birkaç saate
sığabilir! İster misiniz bu akşam birkaç saate sığanları değil, sığmayan,
taşan, uçsuz bucaksız denize dökülen, oradan kayalıklara çarpıp patlayan
yaşamlarımızı konuşalım sizinle? İster misiniz?"
"Gitmeyin, kalın bu akşam. Lütfen,
gitmeyin! Sizi bekleyenler biraz daha bekleyebilirler. 'Yolumu kaybettim,'
dersiniz. Ya da onlar çoktan öğrenmişlerdir götüreceğiniz haberi. Ama şimdiyi,
şu anı bir daha yakalayabilir misiniz, yakalayabilir miyim? Bir daha kapımı
çalabilir misiniz bu tondaki bir merhabayla? Hem, daha daha ötelere açılmaya
söz vermiştik sizinle; bunu da mı anımsamıyorsunuz?! Açılıp kıyıkentini
bulacaktık birlikte?! Yok Ülke'yi?! Onca yolun birkaç saatte alınamayacağını
biliyor olmalısınız."
"Bütün bu anılar, bu düşler biraz
daha kalmanız için bir neden olamaz elbette. Ben ısrar etmiyorum ki! Belki de
kent ışıklarını yakar diyorum yalnızca. Kent ışıklarını yakınca... Ama her şeyi
unuttuğunuza göre, kentin ışıklarının yanması da bir anlam ifade etmeyecek
size!"
"Lâfı değiştiriyorsunuz! Pekâlâ!
Geldiğinizden beri bir kere bile gülümsemedim mi sahiden? Oysa ben, daha
geldiğiniz anda, sizi kapıda görür görmez gülümsediğimi... Sanmışım demek ki!
Demek ki bu yüzden gülümsememdeki çatlamış cam donukluğu..."
"Nedenini söyleyebilmem için
kentin ışıklarının yanması gerek. Ama ışıklar yok ki! Kent karanlık! İnsanlar
birer birer söndürüp gittiler değersizliğin değer olduğu ülkelere! Ölü bir kent
burası! Bu yeryüzü..."
"Bu evin ışıkları mı? Bu evin
ışıkları, kentin bu kesiminde, bu sokakta, bu evde, bu odada beni bulacağınızı
biliyormuş hissine kapılmanız için yakıldılar. İnsanın bıraktığı şeyleri bir
daha yerinde bulamamasının kederi üstünüze sinmesin diye. Bu hisse kapılmanız
ve gelip kapıyı çalmanız için. Gelip geceyi düşlerinizle döllemeniz için."
"Çünkü bu saatlerde deniz
sessizdir; ne bir gemi, ne bir sandal geçer. Ama biliyor musunuz, ben uzaktan
bir geminin geçtiğini varsayıyorum. Bir yelkenli... Adı ÖZGÜRLÜK olan, kocaman,
beyaz bir yelkenli... Adının niye ÖZGÜRLÜK ve niye yelkenli olduğunu
bilmiyorum. Bu adı ilk nerede ve ne zaman duyduğumu da. Hayır geçmiyor, orada
öylece duruyor. Bordasında denizin ışıltılı gölgelerinin oynadığını görüyorum.
Sulara atlayıp çoktan orsalanmış yelkenliye yetişmeye çalışıyorum. Orada
takılıyor resim! Mavi ve derin denizin -evet, mavi oluşu derinliğindendir-
içinde, ortasında, bezleri rüzgârla şişirilmiş ve adı ÖZGÜRLÜK olan beyaz
yelkenliye kulaç atıyorum. Ne o benden uzaklaşıyor ne ben ona yaklaşabiliyorum.
Öylece, suya atladığımda neyse o... Rüzgâr çıkar mı dersiniz? Bir yelkenlinin
orada öylece durması..."
"Ama siz benim sorularıma yanıt
vermiyorsunuz! Saatinize bakıyorsunuz ısrarla! Gitmek mi istiyorsunuz? Peki ama
nereye?"
"Özür dilerim! Böyle ısrar
etmemeliyim. Ne de olsa siz bir düş gezginisiniz! Düşlerinizi parasız
dağıtıyorsunuz. Aslında ısrar etmeyi hiç sevmediğimi, aynı şekilde bana da
ısrar edilmesinden hiç hoşlanmadığımı, bunun zorunluluklara yol açtığını, zorunluluklardan
nefret ettiğimi biliyorsunuz. Ama bu akşam ne oldu bana bilmiyorum. Galiba sizi
böyle yıllar sonra karşımda görünce!.."
"Haklısınız. Uzun süre bir yerde
kalmanın çizgilere yol açtığını, o çizgilerin insanı kısırlaştırdığını
biliyorum. Çizgilerin içinde kalmak kurallara boyun eğmeyi getiriyor,
zorunluluklara hapsolmayı... Bunun dışında kalmanın tek yolu gitmek. Yol boylarınca,
aklımızca, yüreğimizce gitmek. İç yolculuklarına çıkmak. Sizin yaptığınız gibi,
haklısınız. Ama keşke bilmek yetseydi!"
"Ben de gideceğim bir gün; bundan
size söz etmiş miydim? Bilmenin yeterli olduğuna ve kalbimin artık ağrımadığına
inandığım gün... Varmak istediğim bir yerin olduğundan emin olmadan, varmak
istediğim yeri çok da iyi bilerek, her şeyi bırakarak, hiçbir şeyi bırakmayarak
da gitmek... Yalnızca kendimi götürerek, yalnızca kendimi götürmeyerek de
gitmek... İstemekle varmak arasındaki o sonsuz, o eğri büğrü yolu yakaladığımda
bu isteğimi mutlaka gerçekleştirmek istiyorum. Hiçbir şey için geç kalınmamıştır
değil mi? Geç kalınan ve geciken AŞK'lar dışında..."
"Ah! Üşüdüm! Yağmur başlamış. Hiç
farkına varmadım. Sizinle konuşurken kendimi unutuyorum. Pek çok şeyi
unutuyorum. Ama Vivaldi'yi sevdiğinizi unutmadım. Sizin unutmuş olmanızın ise
hiç bir önemi yok, inanın. Önemli olan burada olmanız ve şu an. Dinlemek ister
miydiniz Vivaldi'yi? Hem bu gece Vivaldi'den başka ne dinlenebilir ki!"
"Evet, uzaktan ezan sesi geliyor.
O kadar olmuş mu? Ama hâlâ gece... Ben zamanı unutmak istiyorum. Öyle çok, öyle
çok unutmak istiyorum ki... Zamanı anımsatacak hiçbir şey olmasın istiyorum; ne
ezan sesi, ne saat, ne Vivaldi... Ne zaman geldiğinizi, ne zaman gideceğinizi
unutmak... Sizin içeride benim dışarıda ne kadar süreyle kaldığımızı
u-nut-mak..anlıyor musunuz! Bir tür hafıza kaybı, ya da bir tür cenin yaşantısı,
zaman ve uzam yokluğu... Unutursam, zaman da tanımlanmış olmaz nasılsa, değil
mi? Gecede durur zaman. Yiter gerçeklik duygusu."
"Of! Karıştırdım iyice! Gitmeyin!
Hâlâ her yer kapalı, kent karanlık ve ben size ısrar etmiyorum! Gülümsediğimi
nasıl anlayacağımı merak etmem ısrar ettiğim anlamına gelmez, değil mi?"
"Ama siz benim sorularıma?..
Uyumuşsunuz! "
"Uyuduğunuza göre söyleyebilirim
rahatlıkla: Gözlerinizin yarısı ne kadar uçurumsa ağzınızın yarısı o kadar
çocuk... Güzel, saf, öpülesi..."
-II-
"Evet. Uzun süredir uyuyordunuz,
yeniden gece oldu bakın. Yoo! Özür dilemeyin. Yorgundunuz, onca yoldan
gelmiştiniz..."
"Ben mi? Ben hiç uyumadım. Neler
yaptığımı öğrenmek ister misiniz?"
"Önce gözlüklerinizi aldım
gözlerinizden. Sağa sola döndüğünüzde canınızı acıtsın istemedim. Sonra
üzerinizi örttüm. Tam karşınıza, şu koltuğa oturup sizi seyrettim. Saatlerce...
Saçlarınıza, yüzünüze dokundum. Bir ara öptüm sizi. Dudaklarınızdan... Denizin
tadı vardı; mavi-derin-geniş bir deniz... Dokunulmamış, kuşların ve gemilerin
uğramadığı ve bu yüzden bütün mavi-derin-geniş denizlerin taşıdığından da çok
tuz taşıyan bir tattı bu. Yakıcı, kavurucu... Ama serin, öyle serin ki,
ürperten... Daha çok, ateşlendiğinizde oluşan sıtma gibi... Bu ürpermeyi
duymasaydım sanki bir daha size dokunamayacaktım. Ama bu serinlik şaşırtıcı bir
rahatlıkla çağıran, korkuları azaltan bir serinlikti. Çünkü eğer öyle
olmasaydı, başımı yüreğinizin üzerine koymaz, orada uzun süre kalarak dalga
seslerini dinleyemezdim!"
"Evet doğru. Başımı yüreğinizin
üzerine koydum. Dalga sesleri geliyordu. Üstelik her yanınız, ama her yanınız
deniz kokuyordu! İçiniz dışınız denizdi sizin! Hani, bir tepeden bakıldığında
atlayacakmış gibi olur ya insan, hani, atlasa boğulmayacakmış hissine kapılır,
öyle... Ama, başımı yüreğinizin üzerine koymakla yetindiğimi, duyduğum dalga
sesleriyle avunduğumu, avunmak istediğimi, bunu seçtiğimi söyleyebilirim. Çünkü
o sıra güzel, güneşli bir günde, mavi-derin-geniş bir denizde, bir sandal içinde,
sizinle çoook ötelerde görünen ince bir karaltıya doğru ağır ağır, telâşsız ve
dingin kürek çekiyorduk. O karaltıya ulaşacağımızdan emin olarak ve olmayarak
da... Çok az da olsa ulaşma olasılığı varken bunu yitirmeyi göze
alamazdım!"
"Bu soylu, bu diretgen gidişe
dalmışken sayıkladınız! 'Yaklaşıyor muyuz, yoksa bana mı öyle geliyor,'
dediniz. 'Yaklaşıyoruz,' dedim. Gülümsediniz..."
"Ben yüreğinizde dinlenmiştim.
Kalktım, pencereyi açtım, yüzümü geceyle yıkadım. Bir avuç da sizin için
toplayıp yüzünüze serptim, uyandınız. Birden sizin yüzünüzle benim yüzüm
arasında mavi bir aydınlık belirdi.
Sizin yüzünüzden benim yüzüme yansıyan, sonra benim yüzümden tekrar sizin
yüzünüze yansıyan bu maviyi görünce içimdeki ürperti arttı. Ellerimle yüzüme
dokundum. Hayır, görmeliydim! Hemen aynaya koştum. Benim yüzüm de ışımıştı!
Pırıl pırıl parlıyordu! Gözlerim, burnum, yanaklarım, en çok da saçlarım...
Sanki gökyüzü saçlarımı mesken tutmuştu da, yıldızlar mutluluktan
oynaşıyorlardı. Ay çeneme yerleşmiş gülümsüyordu. Ve gülümsemek bana
yakışıyordu! Kendimi hiçbir zaman bu denli güzel bulmamıştım!.."
"Birden hatırladım, pencereye
koştum... İnanılmaz bir şeydi bu! Kent ışıklarını yakmıştı!“
"KENT IŞIKLARINI...
KENT IŞIK...
IŞIK ..."
"Gelin gelin, siz de bakın.
Gözlükleriniz başucunuzdaki sehpanın üzerinde..."
.................
Emine Başa
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder