20.04.2025

ÖYKÜ- LENA DÜŞ HANÇERİ

                                                                 Fotoğraf: Emine Başa

 


2005, 3. Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması 3. lük ödülü.

 

 -I-

Soyunma dolabını açtığında gülümsedi. Sabah akşam gülümsüyordu. İç kapağın pürtüklü yüzeyine yapıştırdığı kâğıt her defasında dört bacağından üçünü tutunduğu yerden boşluğa bırakıyor, o da her defasında bu intihar girişimine engel oluyordu. Küçük bir şişe tutkal ve bir fırça bile edinmişti.

Havada kalan bacaklara tutkalı sürdü, yeniden tutunması için metale bastırdı. Kâğıdın çevresine yaptığı kırmızı yıldızcıkları okşadı. Üzerindeki el yazısını okudu. Ezberinde olması buna engel değildi. Güzel günler göreceklerdi, güneşli günler. Gözleriyle okumak başka türlü etkiliyordu kalbini. Sanki bir nehir akıyordu içinde; gürül gürül, geçtiği yerleri yeşillendiren, doyuran, bütün mahlûkatı sadece seviştiren bir nehir. Önlüğünü çıkartıp askıya astı. Motorları maviliklere süreceklerdi, ışıklı maviliklere. Dolabın alt gözünden ayakkabılarını aldı, ayağındaki terlikleri koydu. Taktılar mıydı hele son vitese... Motorun sesi. Uuuuuy! Ayakkabıları giydi. Üretim bandında bütün gün ayakta durmaktan ayakları şişmişti. Yüzünü buruşturdu. Kimbilir ne harikuladedir 160 kilometre giderken öpüşmesi. Kırmızı bir sıcaklık o buruşukluğu çekip aldı. Öznur geldi aklına.

Sabahları fabrikaya girerken ensesinde topladığı siyah saçlarını çıkışta beline indirecek miydi yine? O sarı gözlerini utangaç bulutlara yükleyip kaçıracak mıydı kendisinden? Servise binerken hep yaptığı gibi dönüp arkasına bakacak mıydı? Kalbi fırtına yemiş kampanalar gibi gümbürtüyle çalarak fırlayacak mıydı yerinden? Ya geçen gün yemekhanede tam karşısındaki masaya oturmasına ne demeliydi? Üstüne üstlük, başka masa yokmuş gibi gelip onun masasından tuzluk almıştı. "Afiyet olsun yoldaş!" demişti, kadife sesinin titrek tellerine kondurmaya çalıştığı sert bir tınıyla. Buyur birlikte yiyelim, diyememişti de, lokmalar boğazına dizilmişti.

Ah bir emin olsa! Hemen dikilecek karşısına. Bak yoldaş, eğer bir yavuklun yoksa... Böyleyken böyle diyecek. Hani şimdi onlara cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır, yalnız cumaları yalnız pazarları. Kırmızı bir karanfil bulundurmalı yanında. Takıvermeli aniden yakasına. Geçen gün sendika toplantısında söylediklerine sonuna kadar da katılıyorum hem. Başkandan fırsat kalmadı ki konuşmamıza. Evet, bugün içinde bulunduğumuz en büyük eksiklik, yeni bir sendikal yapılanmaya gidememiş olmamız ve işçinin politik bilincinde meydana gelen dumurun düzeltilmesi yönünde...

"Mehmet, baksana biraz!"

Döndü. Öznur'un bakakalmış yüzü, duvar diplerine düşen ikindi güneşi gibi Ali'nin yüzünde gölgelendi.

"Bu akşam çocuklarla biraz kafa dağıtacağız. Sen de gelir misin?"

Ali’nin üzerindeki kahverengi paltodan yayılan keskin naftalin kokusu Öznur'u karanlıkta bırakıp sessiz bir şaşkınlığı Mehmet'in kirpiklerinde aydınlattı. Kırpıştırarak baktı. Bu davetin anlamını çözmeye çalıştı. Ellerini cebine sokup sokup çıkarıyordu Ali! Omuzları paltonun içinde küçük bir top gibi sağa sola zıplıyordu! "Yorgunum. Başka zaman." diye karşılık verdi o telaşa.

"Ama Rusya'dan iki kadın arkadaş da olacak aramızda. Bir fabrikanın işçi temsilcileri. Türkiye'ye araştırma yapmak üzere gelmişler. Tanışmak istersin diye düşündüm."

Bir kere bile toplantıya katılmamış birinin Rus işçi temsilcileriyle ne işinin olabileceğini düşündü. Dağıttığı bildirileri kaç kez çöpe atarken görmüştü. Bir keresinde de "Memleketin başına neler geldi, hâlâ akıllanmadı bunlar." dediğini duymuştu. Ama merak kuşları kanat çırpmaya başlamıştı zihninde. Dağılmadan sonra Rusya’daki fabrikaların durumunu merak etmiyor değildi. "Hım! İşçi temsilcisi ha?!" diye fısıldadı. Belki de Ali'nin uzaktan akrabası olan sendika yönetimindeki Derviş'in etkisidir. Olamaz mı? Çekmiştir kulağını. Belki o kulağa biz de sokarız bu akşam bir şeyler. "O halde bir iki saat takılayım." dedi, kararlılıkla kararsızlık arası bir yerde sıkışıp kalmış bir vurguyla.

"Tamam. Apo babasının takasıyla gelmiş. O fazla içmez. Dönüşte hepimizi evlere bırakacak."

"Nasıl konuşacağız? Benim İngilizcem yeterli değil."

"Yanlarında tercüman var. Sen takma kafanı."

Soyunma odasından zıplaya zıplaya, naftalin kokusunu da alarak çıktı Ali. Çıkarken seslendi:

"Dışarıda bekliyoruz. Acele et. Donmayalım bu soğukta."

Dolaptan paltosunu aldı. Kokladı. Naftalin kokmuyordu. Giydi. Hafif bir heyecanın paltoyla birlikte içeri süzüldüğünü hissetti. Neler anlatacaklardı? Aniden binlerce iğne o heyecana saplandı. Dağılma görüntüleri arka arkaya gözlerine yığıldı. Has ipek halılar, katkısız ipek kumaşlar, yastıklar, yorganlar, gümüş çatal kaşıklar, sedef kakmalı satranç takımları, dürbünler, antika vazolar, biblolar, kuklalar, matruşkalar, el oyması karyolalar, koltuklar, her türlü alet edavat, araya sıkıştırılmış Lenin-Stalin posterleri, partizan resimleri, rozetler... Bir mezatta, hayatlarını tırlar dolusu pazara çıkarmış gencecik Rus kızları, Rus anneleri.

Annesinin ördüğü yeşil kaşkolu boynuna doladı, ucunu gözlerine bastırdı. Raftan aldığı bir demet bildiriyi paltosunun iç ceplerine yerleştirdi. Hani şimdi onlar bir peri masalı dinler gibi seyredeceklerdi ışıklı caddelerde mağazaları. Kalbinin tıpırtısını ve acısını alıp çıktı.

-II-

"Oğlum, neden çağırdın bu sevimsiz herifi?"

"Bütün gece ağzımıza sıçacak. Yok kapitalizmmiş yok işçi sınıfıymış!"

"Çok eğleneceğiz boş verin. Şişşt! Geliyor!"

Gözleri Öznur'u boşuna aradı. On iki numaralı Ümraniye servisi çoktan kalkmış, fabrikanın bahçesi henüz dağılan bir miting alanı gibi yankısını taşlarda bırakarak ıssızlaşmıştı. Üşüdü. Paltosunun yakalarını kaldırdı. Bahçeyi aydınlatan uzun direkli lambaların beyazında uçuşan kar taneciklerini, Öznur'un gözlerinde dolaşan beneklere benzetti. Mesaiye kaldıkları bir akşam, sigara içmek için gittiği gaz odasında, pencerenin önünde durmuş dışarıyı seyrederken bulmuştu Öznur'u. Yanındaki arkadaşına, "Kimbilir kaç kişi soğuktadır şimdi. Bizim mahallede bile en az beş hane var." derken dönüp bakmıştı. Yine böyle kar yağıyordu ve Öznur'un benekleri kalbinde eriyordu.

"Hadi Mehmet. Üşüdük!" diye seslendi Ali. Beyaz renkli Renoyu görünce bir an irkildi. Aklına acı hikâyeler geldi. Apo'nun babasının ne iş yaptığını bilmese irkilmesi geçmeyecekti. Yürüdü.

Arkaya, Rıza'nın yanına oturdu. Ali, "Duydunuz mu?" dedi, öne geçip kapıyı kaparken. "Uğur karısını öldürmüşler. Kocası yaptırmış diyorlar." Naftalin kokusu arabanın içine yayıldı. Gaza bastı Apo. Rıza iri yarı elleriyle burnunu tıkadı. "Neden havalandırmadın bu paltoyu yahu!" Bir kahkaha patlattı Ali. "Daha dün çıkardı bizim hanım sandıktan. Hava birden bastırınca vakit olmadı." dedi. Rıza'nın üstünden yayılan tütün kolonyası da almıyordu naftalinin kokusunu. "Yuh ulan! Aktara çevirdiniz arabayı be!" dedi Apo, camı araladı.

"Duymadınız galiba, karı öldürülmüş dedim."

"Olacağı buydu. Fazla konuşmaya başlamıştı."

"Konuşanı ne yaparlar? Kııık!

Eli boğazında dikiz aynasından Mehmet'e baktı Apo. Mehmet duymamış, görmemiş gibi yaptı. Caddenin ışıltısına gömdü kendini. Sarı, beyaz, kırmızı, mavi neonların, reklam panolarının, albenili kıyafetlerle vitrinleri dolduran mankenlerin bile bozamadığı bir telaş içindeydi insanlar. Hani bunlar 77 katlı yekpare camdan mağazalardır. Hani şimdi haykıracaklardı! Açılacaktı kara kaplı kitap!.. Karlı ve ıslak bir iş çıkışında, duraklar dolusu hüzün taşıyorlardı evlerine. "Memleket boka batmış. Artık mafya kendi adaletini kendisi sağlıyor." Zindan… Kayış kapar kollarını... Kırılan kemik, kan... "Bakalım altından ne çıkacak?.." Otobüsler hınca hınç doluydu. Hani şimdi sofralarına haftada bir et gelir… ve çocukları işten eve sapsarı iskelet gelir... "Ne çıkacak, hiç! Koyun sürüsü gibi millet!" Hani şimdi onlar....

"Şuradan sapacaksın." dedi Ali. Az önceki vurgusunun etkisini ölçmek için dönüp Mehmet'e baktı. Bu akşamki sessizliğine bir anlam veremedi.

"Geldik, işte burası."

"Ulan Ali, nereden bulursun böyle izbe yerleri be!"

"Sen bakma görünüşüne. Aksaray'ın en güzel yeridir."

İndiler. "Kötü bir yer olsa Rus misafirlerimizi getirtir miyim!" diye yüksek sesle devam etti Ali. "Hem onlara ilginç yerler göstermek lazım oğlum. Turistler ne de olsa!" Rıza'yla Apo'nun ağızları tam şaşkınlıkla açılmış, tam o ağızlardan kelimeler fırlayacakken Ali kaş göz işaretiyle o kelimeleri daha doğmadan öldürdü. Atıştıran kar tanecikleri arasında bir saatine, bir üzerinde Pırıltı Müzikhol yazan kapıya bakıyordu Mehmet.

Girdiler. Burunlarındaki naftalin daha o dakika çürüdü; sigara, içki ve parfüm kokusu bir karışım doldu deliklere. Küçük ampullerle süslenmiş altı basamaklı merdivenin başında çıkardı Ali paltosunu. Saçını başını düzeltti. Apo ve Rıza onu taklit etti. Yaldızları yer yer dökülmüş tahta bir çerçeveden, onca boyaya rağmen sürüye yetişmeye çabalayan yaşlı bir göçmen kuş gibi bakıyordu kadın. Sarı saçlarından rüzgârlı tepeler, karlı dağlar, kıraç ovalar geçiyordu.

"Hadi Mehmet, takılıp kaldın resmin önünde, çıkartsana şu paltonu. Çok beğendiysen bu akşam yanağından bir makas alırsın!"

Çıktılar. "Asma suratını be arkadaşım. Şaka yaptık." dedi Ali, resepsiyona paltosunu uzatırken. Paltoyu alanın kulağına bir şeyler fısıldadı. Loş ışıkta iyice ifadesiz görünen bir yüzle kafa salladı genç adam.

-III-

Salondaki duman, duvarlara tutturulmuş apliklerden yansıyan ve sırayla yanıp sönen kırmızı, yeşil, mor ışık altında yoğunluk değiştiriyordu; kırmızıda daha çok, yeşilde daha az, morda yok gibi... Tavanda asılı yanardöner ışık masalardaki yüzleri bölüp parçalıyor, onlarca maske yaratıyordu. Mehmet, yanardönerin masaları dolaşıp kendi masalarına geldiğinde yüzünün nasıl göründüğünü merak etti. Ali'nin, Apo'nun, Rıza'nın yüzlerine bakıp bir sonuca varmaya çalıştı. Sahnedeki uvertürün kalçalarında ağızlarının bir yarısı yamulmuş, diğer yarısı büzülmüştü. Vazgeçti. Rakıdan bir yudum aldı. Saatine baktı. Ali'ye eğildi. "Geleceklerinden emin misin? Hem bu gürültüde ne konuşabiliriz ki?" dedi bağırarak. "Bu gece eğlenir, yarın konuşursunuz aslanım." diye karşılık verdi Ali. "Gelmek üzerelerdir."

Masanın üzerine koyduğu bildirilere baktı. Bungunluğu mahcup bir örtüyle sarınınca rakıdan bir yudum daha aldı. Gitmek istedi. Böyle bir yere neden gelsinler? Ali onunla dalga mı geçti? Ama ya doğruysa! Sadece tanışmak... Birkaç elden çıkan alkış sesiyle döndü, sahneye baktı. Mavi, pırıltılı, emanet bir elbisenin içinde, sarhoş devinimlerle sallanan çerçevedeki kadın, elinde düşecekmiş gibi duran mikrofona, ezik, kırık dökük bir sesle en sevdiği şarkıyı üfledi. Şarkılar seni söyler, dillerde nâme adın. Öznur, yaramaz bir çocuk olup yuvarlandı önünde. Kaydırağa, tahterevalliye, salıncağa bindi. Rakıdan bir yudum… Aşk gibi, sevda gibi, huysuz ve tatlı kadın: Kadın olup ağzına doldu. Kulak memelerini, göğüs uçlarını ezdi dişleriyle. Uzun siyah saçlarını bacak aralarında dolaştırdı. Rakıdan bir daha…Militan olup sokakları afişledi gece yarısı. Gözlerindeki beneklerle kafa tuttu işçi toplantılarında. Rakı… En güzel günlerini… "Hah, geldiler." dedi Ali, masadan fırlayarak. Demek bensiz… Kadının sesi Öznur’u da alarak uzaklaştı.

Kapının loşluğuna baktı Mehmet. Duman altında silüetleşen iki kadın bir erkek gördü. Ali masaya bakıp bakıp bir şeyler konuşuyordu. Yakasını paçasını düzeltti Mehmet. İnce bir heyecanın kalbini yeniden yokladığını duyumsadı. Ali adamı alıp dışarıya çıktı. Kadınlar bir kuğu gibi süzülerek masaya yaklaştı.

"Lena." dedi, Mehmet'e elini uzatırken daha boylu olanı. Uzun bacaklarını bütünüyle ortaya koyan siyah mini bir etek, üzerinde, göğüslerini çatalının dibine kadar gösteren yeşil bir bluz... "Ben de Mehmet." diye karşılık verdi, kafasındaki görüntüye uymayan bu genç ve sarışın güzellikten ürkerek. "Natalya." dedi öbürü, çok değil biraz daha yaşlı, az değil biraz daha çirkin...

Natalya, Apo'yla Rıza'nın arasına, Lena Mehmet'in yanına oturdu. Işık bile gölgelendiremiyordu teninin beyazlığını. Oturduğu yerde büzüldü Mehmet. Bulanık bir su aktı içinde. O suda çırpındı, sarsıldı.... "Ben işçi... Dokuma fabrikası..." dedi Lena aksanını zorlayarak, eğilip Mehmet'in suratına baktı, gülümsedi. İri ve mavi gözlerinden Mehmet’in içini rahatlatan bir serinlik yayıldı. Su biraz durulur gibi oldu.

"Türkçe biliyor musunuz?"

"Hayır... Ben... çok az..."

Apo ve Rıza, uslu çocuklar gibi önlerine bakıyordu. "İçki?" dedi Mehmet, ortadaki tuhaf ve soluması güç havayı savurmak için. Lena votka limon, Natalya kırmızı şarap istedi. Garsona el etti Apo. Lena masadaki bildiriye uzandı, evirip çevirdi. "Bizim partinin... Belki size tercüme..." O mavi, o iri, o kahredici gözlerin anlamaz anlamaz baktığını görünce sustu Mehmet.

Sırıtan bir neşeyle gittiği yerden dönüp imdada yetişti Ali. "Ee, tanıştınız mı bakalım?" dedi. "Oooo, içkiler bile gelmiş. Hadi dostlarımızın şerefine." Apo'nun ve Rıza'nın ‘ne iş’ anlamına gelen bakışlarına aldırmadı. Kadehler birbirine vurdu.

Oynak bir havaya fırlayıp gelen bir dansöz böldü masanın tuhaf sessizliğini. Lena'nın bacağının bacağına değdiğini o zaman fark etti Mehmet. Çekti! Lena Ali'ye, Ali Mehmet'e baktı. Eğildi, "Oğlum neden bu kadar soğuk davranıyorsun kadınlara?" dedi. "Hani tercüman var demiştin! Nasıl konuşacağız?" diye sinirle fısıldadı Mehmet. "Gelecek. Biraz işi varmış. Hem bu gürültüde ne konuşulur ki. Boş ver, eğlenmene bak!"

Dansözün zil şakırtıları arasında öfkeli bir anaforun içine düştü Mehmet. Kahkahaların salondan mı masalarından mı geldiğini ayırt edemeyecek kadar çekti onu içine anafor. Rakıya sığınıp çıkmak istedi oradan. Sığındıkça Öznur gidip geldi, fabrika gidip geldi... Ali'nin Lena'ya bir baş işareti yaptığını bile görmedi. Kalktı Lena. "Kız tuvalete gidecek galiba, yardımcı oluver." dedi Ali. Rıza'yla Apo'ya yine göz kırptı. "Heey!" diye seslendi arkalarından; "Tuvalet kâğıdı yoktur şimdi. Şu saman kâğıtlarından alın yanınıza, n’olur n’olmaz!" Sallandı Mehmet. Yollar gidip geldi, ışıklar gidip geldi...

"Neler oluyor Ali? Bize de anlatsana."

Keskin tuvalet kokusunu algıladığında o anaforun dışında buldu Mehmet kendini. Lena'nın bluzunun düğmeleri beline kadar açık, elleri pantolonunun üstünde, ağzı boynundaydı!.. "Lena sen!.." diye kekeledi. "Hadi." dedi Lena inleyerek. Mehmet'in ellerini tutup kalçalarına götürdü.

"O çok savunduğu rejimin marifetini görecek şimdi!"

Hızla itti Mehmet. Karşı duvara yapıştı Lena. "Lenaaaa! Nedeen, nedeeeenn!" diye bağırdı. Lavaboyu açtı, Lena'nın kafasını tuttuğu gibi suyun altına soktu. Çırpındı Lena. "Ben... işçi... dokuma fabrikası... taşımak pamuk balya…" Çekti aldı o sırılsıklam başı, duvara dayadı, gözlerinin içine baktı.

"Oğlum sen var ya! Nereden buldun bu kadar parayı?"

Korktu Lena, bakışlarının mavisi soldu, beyaz teni kızardı... "Yetmemek para... Uc kardeş..." Bir eliyle Lena'nın ağzını kapattı. "Suuus Lena suuuuuuss!" Diğeriyle duvarı dövdü. "Suus!" İçinde hâlâ bildiriyi tutan yumruğu, boğazından çıkan uluma benzeri bir sesle parçalandı. Güzel günler göreceklerdi, güneşli günler... Motorları maviliklere süreceklerdi, ışıklı maviliklere... Duvara vurdu, vurdu... "Sus!"

Çöktü. Gözlerindeki sağanağı elindeki kâğıda bastırdı. Ucuz saman hemen emdi damlacıkları. Akan mürekkebin arasından görünen harfler, kanırta kanırta deşti kalbini. Başk ları bi im alınter den geçin ye dev et kçe ve bu topl un daha ileri bir top ma dönüş ülmesini başara dığımız sür ce hiçbir ey değiş ecektir. Sos al yı ma, güve siz ç maya, gel siz yaşam ya ha r!

"Yok be! Sudan ucuz! Ayakta beş yüz bin!"

*******

Emine Başa

Notlar:

1- Bu öykü yaşanmış bir hikâyeden kaleme alınmış ve hikâyenin gerçek kahramanı Şaban Öztürk'e armağan edilmiştir.

2-Bu öyküde, Nazım Hikmet'in "Nikbinlik" (1930) adlı şiirinden de saygıyla, sevgiyle alıntı yapılmıştır.

3- Öykü, Edebiyat ve Eleştiri Dergisi (Sayı 85), Damar Dergisi (Sayı 179) ve Genel-İş Yayınları'ndan çıkan 'Timsahın Ağzındaki Usta' adlı kitapta yayımlanmıştır.

 

 


Hiç yorum yok: