Fotoğraf: Emine Başa
2005,
3. Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması 3. lük ödülü.
Soyunma
dolabını açtığında gülümsedi. Sabah akşam gülümsüyordu. İç kapağın pürtüklü
yüzeyine yapıştırdığı kâğıt her defasında dört bacağından üçünü tutunduğu
yerden boşluğa bırakıyor, o da her defasında bu intihar girişimine engel
oluyordu. Küçük bir şişe tutkal ve bir fırça bile edinmişti.
Havada
kalan bacaklara tutkalı sürdü, yeniden tutunması için metale bastırdı. Kâğıdın
çevresine yaptığı kırmızı yıldızcıkları okşadı. Üzerindeki el yazısını okudu.
Ezberinde olması buna engel değildi. Güzel günler göreceklerdi, güneşli günler.
Gözleriyle okumak başka türlü etkiliyordu kalbini. Sanki bir nehir akıyordu
içinde; gürül gürül, geçtiği yerleri yeşillendiren, doyuran, bütün mahlûkatı
sadece seviştiren bir nehir. Önlüğünü çıkartıp askıya astı. Motorları
maviliklere süreceklerdi, ışıklı maviliklere. Dolabın alt gözünden
ayakkabılarını aldı, ayağındaki terlikleri koydu. Taktılar mıydı hele son
vitese... Motorun sesi. Uuuuuy! Ayakkabıları giydi. Üretim bandında bütün gün
ayakta durmaktan ayakları şişmişti. Yüzünü buruşturdu. Kimbilir ne
harikuladedir 160 kilometre giderken öpüşmesi. Kırmızı bir sıcaklık o
buruşukluğu çekip aldı. Öznur geldi aklına.
Sabahları
fabrikaya girerken ensesinde topladığı siyah saçlarını çıkışta beline indirecek
miydi yine? O sarı gözlerini utangaç bulutlara yükleyip kaçıracak mıydı
kendisinden? Servise binerken hep yaptığı gibi dönüp arkasına bakacak mıydı?
Kalbi fırtına yemiş kampanalar gibi gümbürtüyle çalarak fırlayacak mıydı
yerinden? Ya geçen gün yemekhanede tam karşısındaki masaya oturmasına ne
demeliydi? Üstüne üstlük, başka masa yokmuş gibi gelip onun masasından tuzluk
almıştı. "Afiyet olsun yoldaş!" demişti, kadife sesinin titrek
tellerine kondurmaya çalıştığı sert bir tınıyla. Buyur birlikte yiyelim,
diyememişti de, lokmalar boğazına dizilmişti.
Ah
bir emin olsa! Hemen dikilecek karşısına. Bak yoldaş, eğer bir yavuklun
yoksa... Böyleyken böyle diyecek. Hani şimdi onlara cumaları, pazarları çiçekli
bahçeler vardır, yalnız cumaları yalnız pazarları. Kırmızı bir karanfil
bulundurmalı yanında. Takıvermeli aniden yakasına. Geçen gün sendika
toplantısında söylediklerine sonuna kadar da katılıyorum hem. Başkandan fırsat
kalmadı ki konuşmamıza. Evet, bugün içinde bulunduğumuz en büyük eksiklik, yeni
bir sendikal yapılanmaya gidememiş olmamız ve işçinin politik bilincinde
meydana gelen dumurun düzeltilmesi yönünde...
"Mehmet,
baksana biraz!"
Döndü.
Öznur'un bakakalmış yüzü, duvar diplerine düşen ikindi güneşi gibi Ali'nin
yüzünde gölgelendi.
"Bu
akşam çocuklarla biraz kafa dağıtacağız. Sen de gelir misin?"
Ali’nin
üzerindeki kahverengi paltodan yayılan keskin naftalin kokusu Öznur'u
karanlıkta bırakıp sessiz bir şaşkınlığı Mehmet'in kirpiklerinde aydınlattı.
Kırpıştırarak baktı. Bu davetin anlamını çözmeye çalıştı. Ellerini cebine sokup
sokup çıkarıyordu Ali! Omuzları paltonun içinde küçük bir top gibi sağa sola
zıplıyordu! "Yorgunum. Başka zaman." diye karşılık verdi o telaşa.
"Ama
Rusya'dan iki kadın arkadaş da olacak aramızda. Bir fabrikanın işçi
temsilcileri. Türkiye'ye araştırma yapmak üzere gelmişler. Tanışmak istersin
diye düşündüm."
Bir
kere bile toplantıya katılmamış birinin Rus işçi temsilcileriyle ne işinin
olabileceğini düşündü. Dağıttığı bildirileri kaç kez çöpe atarken görmüştü. Bir
keresinde de "Memleketin başına neler geldi, hâlâ akıllanmadı
bunlar." dediğini duymuştu. Ama merak kuşları kanat çırpmaya başlamıştı
zihninde. Dağılmadan sonra Rusya’daki fabrikaların durumunu merak etmiyor
değildi. "Hım! İşçi temsilcisi ha?!" diye fısıldadı. Belki de Ali'nin
uzaktan akrabası olan sendika yönetimindeki Derviş'in etkisidir. Olamaz mı?
Çekmiştir kulağını. Belki o kulağa biz de sokarız bu akşam bir şeyler. "O
halde bir iki saat takılayım." dedi, kararlılıkla kararsızlık arası bir
yerde sıkışıp kalmış bir vurguyla.
"Tamam.
Apo babasının takasıyla gelmiş. O fazla içmez. Dönüşte hepimizi evlere
bırakacak."
"Nasıl
konuşacağız? Benim İngilizcem yeterli değil."
"Yanlarında
tercüman var. Sen takma kafanı."
Soyunma
odasından zıplaya zıplaya, naftalin kokusunu da alarak çıktı Ali. Çıkarken
seslendi:
"Dışarıda
bekliyoruz. Acele et. Donmayalım bu soğukta."
Dolaptan
paltosunu aldı. Kokladı. Naftalin kokmuyordu. Giydi. Hafif bir heyecanın
paltoyla birlikte içeri süzüldüğünü hissetti. Neler anlatacaklardı? Aniden
binlerce iğne o heyecana saplandı. Dağılma görüntüleri arka arkaya gözlerine
yığıldı. Has ipek halılar, katkısız ipek kumaşlar, yastıklar, yorganlar, gümüş
çatal kaşıklar, sedef kakmalı satranç takımları, dürbünler, antika vazolar,
biblolar, kuklalar, matruşkalar, el oyması karyolalar, koltuklar, her türlü
alet edavat, araya sıkıştırılmış Lenin-Stalin posterleri, partizan resimleri,
rozetler... Bir mezatta, hayatlarını tırlar dolusu pazara çıkarmış gencecik Rus
kızları, Rus anneleri.
Annesinin
ördüğü yeşil kaşkolu boynuna doladı, ucunu gözlerine bastırdı. Raftan aldığı
bir demet bildiriyi paltosunun iç ceplerine yerleştirdi. Hani şimdi onlar bir
peri masalı dinler gibi seyredeceklerdi ışıklı caddelerde mağazaları. Kalbinin
tıpırtısını ve acısını alıp çıktı.
-II-
"Oğlum,
neden çağırdın bu sevimsiz herifi?"
"Bütün
gece ağzımıza sıçacak. Yok kapitalizmmiş yok işçi sınıfıymış!"
"Çok
eğleneceğiz boş verin. Şişşt! Geliyor!"
Gözleri
Öznur'u boşuna aradı. On iki numaralı Ümraniye servisi çoktan kalkmış,
fabrikanın bahçesi henüz dağılan bir miting alanı gibi yankısını taşlarda
bırakarak ıssızlaşmıştı. Üşüdü. Paltosunun yakalarını kaldırdı. Bahçeyi
aydınlatan uzun direkli lambaların beyazında uçuşan kar taneciklerini, Öznur'un
gözlerinde dolaşan beneklere benzetti. Mesaiye kaldıkları bir akşam, sigara
içmek için gittiği gaz odasında, pencerenin önünde durmuş dışarıyı seyrederken
bulmuştu Öznur'u. Yanındaki arkadaşına, "Kimbilir kaç kişi soğuktadır
şimdi. Bizim mahallede bile en az beş hane var." derken dönüp bakmıştı.
Yine böyle kar yağıyordu ve Öznur'un benekleri kalbinde eriyordu.
"Hadi
Mehmet. Üşüdük!" diye seslendi Ali. Beyaz renkli Renoyu görünce bir an
irkildi. Aklına acı hikâyeler geldi. Apo'nun babasının ne iş yaptığını bilmese
irkilmesi geçmeyecekti. Yürüdü.
Arkaya,
Rıza'nın yanına oturdu. Ali, "Duydunuz mu?" dedi, öne geçip kapıyı
kaparken. "Uğur karısını öldürmüşler. Kocası yaptırmış diyorlar."
Naftalin kokusu arabanın içine yayıldı. Gaza bastı Apo. Rıza iri yarı elleriyle
burnunu tıkadı. "Neden havalandırmadın bu paltoyu yahu!" Bir kahkaha
patlattı Ali. "Daha dün çıkardı bizim hanım sandıktan. Hava birden
bastırınca vakit olmadı." dedi. Rıza'nın üstünden yayılan tütün kolonyası
da almıyordu naftalinin kokusunu. "Yuh ulan! Aktara çevirdiniz arabayı
be!" dedi Apo, camı araladı.
"Duymadınız
galiba, karı öldürülmüş dedim."
"Olacağı
buydu. Fazla konuşmaya başlamıştı."
"Konuşanı
ne yaparlar? Kııık!
Eli
boğazında dikiz aynasından Mehmet'e baktı Apo. Mehmet duymamış, görmemiş gibi
yaptı. Caddenin ışıltısına gömdü kendini. Sarı, beyaz, kırmızı, mavi neonların,
reklam panolarının, albenili kıyafetlerle vitrinleri dolduran mankenlerin bile
bozamadığı bir telaş içindeydi insanlar. Hani bunlar 77 katlı yekpare camdan
mağazalardır. Hani şimdi haykıracaklardı! Açılacaktı kara kaplı kitap!.. Karlı
ve ıslak bir iş çıkışında, duraklar dolusu hüzün taşıyorlardı evlerine.
"Memleket boka batmış. Artık mafya kendi adaletini kendisi sağlıyor."
Zindan… Kayış kapar kollarını... Kırılan kemik, kan... "Bakalım altından
ne çıkacak?.." Otobüsler hınca hınç doluydu. Hani şimdi sofralarına
haftada bir et gelir… ve çocukları işten eve sapsarı iskelet gelir... "Ne
çıkacak, hiç! Koyun sürüsü gibi millet!" Hani şimdi onlar....
"Şuradan
sapacaksın." dedi Ali. Az önceki vurgusunun etkisini ölçmek için dönüp
Mehmet'e baktı. Bu akşamki sessizliğine bir anlam veremedi.
"Geldik,
işte burası."
"Ulan
Ali, nereden bulursun böyle izbe yerleri be!"
"Sen
bakma görünüşüne. Aksaray'ın en güzel yeridir."
İndiler.
"Kötü bir yer olsa Rus misafirlerimizi getirtir miyim!" diye yüksek
sesle devam etti Ali. "Hem onlara ilginç yerler göstermek lazım oğlum.
Turistler ne de olsa!" Rıza'yla Apo'nun ağızları tam şaşkınlıkla açılmış,
tam o ağızlardan kelimeler fırlayacakken Ali kaş göz işaretiyle o kelimeleri
daha doğmadan öldürdü. Atıştıran kar tanecikleri arasında bir saatine, bir
üzerinde Pırıltı Müzikhol yazan kapıya bakıyordu Mehmet.
Girdiler.
Burunlarındaki naftalin daha o dakika çürüdü; sigara, içki ve parfüm kokusu bir
karışım doldu deliklere. Küçük ampullerle süslenmiş altı basamaklı merdivenin
başında çıkardı Ali paltosunu. Saçını başını düzeltti. Apo ve Rıza onu taklit
etti. Yaldızları yer yer dökülmüş tahta bir çerçeveden, onca boyaya rağmen
sürüye yetişmeye çabalayan yaşlı bir göçmen kuş gibi bakıyordu kadın. Sarı
saçlarından rüzgârlı tepeler, karlı dağlar, kıraç ovalar geçiyordu.
"Hadi
Mehmet, takılıp kaldın resmin önünde, çıkartsana şu paltonu. Çok beğendiysen bu
akşam yanağından bir makas alırsın!"
Çıktılar.
"Asma suratını be arkadaşım. Şaka yaptık." dedi Ali, resepsiyona
paltosunu uzatırken. Paltoyu alanın kulağına bir şeyler fısıldadı. Loş ışıkta
iyice ifadesiz görünen bir yüzle kafa salladı genç adam.
-III-
Salondaki
duman, duvarlara tutturulmuş apliklerden yansıyan ve sırayla yanıp sönen
kırmızı, yeşil, mor ışık altında yoğunluk değiştiriyordu; kırmızıda daha çok,
yeşilde daha az, morda yok gibi... Tavanda asılı yanardöner ışık masalardaki
yüzleri bölüp parçalıyor, onlarca maske yaratıyordu. Mehmet, yanardönerin
masaları dolaşıp kendi masalarına geldiğinde yüzünün nasıl göründüğünü merak
etti. Ali'nin, Apo'nun, Rıza'nın yüzlerine bakıp bir sonuca varmaya çalıştı.
Sahnedeki uvertürün kalçalarında ağızlarının bir yarısı yamulmuş, diğer yarısı
büzülmüştü. Vazgeçti. Rakıdan bir yudum aldı. Saatine baktı. Ali'ye eğildi.
"Geleceklerinden emin misin? Hem bu gürültüde ne konuşabiliriz ki?"
dedi bağırarak. "Bu gece eğlenir, yarın konuşursunuz aslanım." diye
karşılık verdi Ali. "Gelmek üzerelerdir."
Masanın
üzerine koyduğu bildirilere baktı. Bungunluğu mahcup bir örtüyle sarınınca
rakıdan bir yudum daha aldı. Gitmek istedi. Böyle bir yere neden gelsinler? Ali
onunla dalga mı geçti? Ama ya doğruysa! Sadece tanışmak... Birkaç elden çıkan
alkış sesiyle döndü, sahneye baktı. Mavi, pırıltılı, emanet bir elbisenin
içinde, sarhoş devinimlerle sallanan çerçevedeki kadın, elinde düşecekmiş gibi
duran mikrofona, ezik, kırık dökük bir sesle en sevdiği şarkıyı üfledi.
Şarkılar seni söyler, dillerde nâme adın. Öznur, yaramaz bir çocuk olup
yuvarlandı önünde. Kaydırağa, tahterevalliye, salıncağa bindi. Rakıdan bir
yudum… Aşk gibi, sevda gibi, huysuz ve tatlı kadın: Kadın olup ağzına doldu.
Kulak memelerini, göğüs uçlarını ezdi dişleriyle. Uzun siyah saçlarını bacak
aralarında dolaştırdı. Rakıdan bir daha…Militan olup sokakları afişledi gece
yarısı. Gözlerindeki beneklerle kafa tuttu işçi toplantılarında. Rakı… En güzel
günlerini… "Hah, geldiler." dedi Ali, masadan fırlayarak. Demek
bensiz… Kadının sesi Öznur’u da alarak uzaklaştı.
Kapının
loşluğuna baktı Mehmet. Duman altında silüetleşen iki kadın bir erkek gördü.
Ali masaya bakıp bakıp bir şeyler konuşuyordu. Yakasını paçasını düzeltti
Mehmet. İnce bir heyecanın kalbini yeniden yokladığını duyumsadı. Ali adamı
alıp dışarıya çıktı. Kadınlar bir kuğu gibi süzülerek masaya yaklaştı.
"Lena."
dedi, Mehmet'e elini uzatırken daha boylu olanı. Uzun bacaklarını bütünüyle
ortaya koyan siyah mini bir etek, üzerinde, göğüslerini çatalının dibine kadar
gösteren yeşil bir bluz... "Ben de Mehmet." diye karşılık verdi,
kafasındaki görüntüye uymayan bu genç ve sarışın güzellikten ürkerek.
"Natalya." dedi öbürü, çok değil biraz daha yaşlı, az değil biraz
daha çirkin...
Natalya,
Apo'yla Rıza'nın arasına, Lena Mehmet'in yanına oturdu. Işık bile
gölgelendiremiyordu teninin beyazlığını. Oturduğu yerde büzüldü Mehmet. Bulanık
bir su aktı içinde. O suda çırpındı, sarsıldı.... "Ben işçi... Dokuma
fabrikası..." dedi Lena aksanını zorlayarak, eğilip Mehmet'in suratına
baktı, gülümsedi. İri ve mavi gözlerinden Mehmet’in içini rahatlatan bir
serinlik yayıldı. Su biraz durulur gibi oldu.
"Türkçe
biliyor musunuz?"
"Hayır...
Ben... çok az..."
Apo
ve Rıza, uslu çocuklar gibi önlerine bakıyordu. "İçki?" dedi Mehmet,
ortadaki tuhaf ve soluması güç havayı savurmak için. Lena votka limon, Natalya
kırmızı şarap istedi. Garsona el etti Apo. Lena masadaki bildiriye uzandı,
evirip çevirdi. "Bizim partinin... Belki size tercüme..." O mavi, o
iri, o kahredici gözlerin anlamaz anlamaz baktığını görünce sustu Mehmet.
Sırıtan
bir neşeyle gittiği yerden dönüp imdada yetişti Ali. "Ee, tanıştınız mı
bakalım?" dedi. "Oooo, içkiler bile gelmiş. Hadi dostlarımızın
şerefine." Apo'nun ve Rıza'nın ‘ne iş’ anlamına gelen bakışlarına
aldırmadı. Kadehler birbirine vurdu.
Oynak
bir havaya fırlayıp gelen bir dansöz böldü masanın tuhaf sessizliğini. Lena'nın
bacağının bacağına değdiğini o zaman fark etti Mehmet. Çekti! Lena Ali'ye, Ali
Mehmet'e baktı. Eğildi, "Oğlum neden bu kadar soğuk davranıyorsun
kadınlara?" dedi. "Hani tercüman var demiştin! Nasıl
konuşacağız?" diye sinirle fısıldadı Mehmet. "Gelecek. Biraz işi
varmış. Hem bu gürültüde ne konuşulur ki. Boş ver, eğlenmene bak!"
Dansözün
zil şakırtıları arasında öfkeli bir anaforun içine düştü Mehmet. Kahkahaların
salondan mı masalarından mı geldiğini ayırt edemeyecek kadar çekti onu içine
anafor. Rakıya sığınıp çıkmak istedi oradan. Sığındıkça Öznur gidip geldi,
fabrika gidip geldi... Ali'nin Lena'ya bir baş işareti yaptığını bile görmedi.
Kalktı Lena. "Kız tuvalete gidecek galiba, yardımcı oluver." dedi
Ali. Rıza'yla Apo'ya yine göz kırptı. "Heey!" diye seslendi
arkalarından; "Tuvalet kâğıdı yoktur şimdi. Şu saman kâğıtlarından alın
yanınıza, n’olur n’olmaz!" Sallandı Mehmet. Yollar gidip geldi, ışıklar
gidip geldi...
"Neler
oluyor Ali? Bize de anlatsana."
Keskin
tuvalet kokusunu algıladığında o anaforun dışında buldu Mehmet kendini.
Lena'nın bluzunun düğmeleri beline kadar açık, elleri pantolonunun üstünde,
ağzı boynundaydı!.. "Lena sen!.." diye kekeledi. "Hadi."
dedi Lena inleyerek. Mehmet'in ellerini tutup kalçalarına götürdü.
"O
çok savunduğu rejimin marifetini görecek şimdi!"
Hızla
itti Mehmet. Karşı duvara yapıştı Lena. "Lenaaaa! Nedeen, nedeeeenn!"
diye bağırdı. Lavaboyu açtı, Lena'nın kafasını tuttuğu gibi suyun altına soktu.
Çırpındı Lena. "Ben... işçi... dokuma fabrikası... taşımak pamuk
balya…" Çekti aldı o sırılsıklam başı, duvara dayadı, gözlerinin içine
baktı.
"Oğlum
sen var ya! Nereden buldun bu kadar parayı?"
Korktu
Lena, bakışlarının mavisi soldu, beyaz teni kızardı... "Yetmemek para...
Uc kardeş..." Bir eliyle Lena'nın ağzını kapattı. "Suuus Lena
suuuuuuss!" Diğeriyle duvarı dövdü. "Suus!" İçinde hâlâ
bildiriyi tutan yumruğu, boğazından çıkan uluma benzeri bir sesle parçalandı.
Güzel günler göreceklerdi, güneşli günler... Motorları maviliklere
süreceklerdi, ışıklı maviliklere... Duvara vurdu, vurdu... "Sus!"
Çöktü.
Gözlerindeki sağanağı elindeki kâğıda bastırdı. Ucuz saman hemen emdi
damlacıkları. Akan mürekkebin arasından görünen harfler, kanırta kanırta deşti
kalbini. Başk ları bi im alınter den geçin ye dev et kçe ve bu topl un daha
ileri bir top ma dönüş ülmesini başara dığımız sür ce hiçbir ey değiş ecektir.
Sos al yı ma, güve siz ç maya, gel siz yaşam ya ha r!
"Yok
be! Sudan ucuz! Ayakta beş yüz bin!"
*******
Emine
Başa
Notlar:
1-
Bu öykü yaşanmış bir hikâyeden kaleme alınmış ve hikâyenin gerçek kahramanı
Şaban Öztürk'e armağan edilmiştir.
2-Bu
öyküde, Nazım Hikmet'in "Nikbinlik" (1930) adlı şiirinden de
saygıyla, sevgiyle alıntı yapılmıştır.
3-
Öykü, Edebiyat ve Eleştiri Dergisi (Sayı 85), Damar Dergisi (Sayı 179) ve
Genel-İş Yayınları'ndan çıkan 'Timsahın Ağzındaki Usta' adlı kitapta
yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder